Bir muhafazakâr olarak söylemem gerekiyor: Bugün muhafazakâr toplumun bir kesiminde ciddi bir çelişki var. Dilde mahremiyeti savunup hayatta teşhiri kutsamak, israfı eleştirip gösterişe para dökmek, aileyi ve manevi değerleri yüceltirken aile hayatının en özel anlarını sosyal medyanın pazarına taşımak… Başkalarının hayat tarzını eleştirmekte mahir olanların kendi hayatlarını bir Instagram dekoruna dönüştürmeleri artık görmezden gelinecek bir tutarsızlık değil.
Baby shower, cinsiyet partisi, hamilelik duyurusu, bebek odası konsepti, aylık bebek çekimi, ilk diş kutlaması, ilk saç kesimi organizasyonu, evlilik teklifi şovu, bekârlığa veda partisi… Hayatın neredeyse her aşaması yeni bir organizasyona, yeni bir tüketim kalemine ve yeni bir teşhir fırsatına dönüştürülüyor.
İnsan sormadan edemiyor: Biz ne ara yaşamak yerine hayatımızın reklamını yapmaya başladık? Bir çocuğun dünyaya gelişini beklemek ne zaman yetmez oldu da balonlar, özel pastalar, profesyonel fotoğrafçılar ve renkli dumanlarla donatılmış gösterilere ihtiyaç duyduk? Bir bebeğin cinsiyetini öğrenmek, ne zaman aile içinde yaşanacak bir sevinç olmaktan çıkıp seyirci toplanması gereken bir şova dönüştü?
Kusura bakılmasın ama bütün süslemelerine ve İngilizce isimlerine rağmen bu işin önemli bir kısmı düpedüz varoşluktur. Buradaki varoşluk bir semtin ya da gelir grubunun değil; görgüsüzlüğün, ölçüsüzlüğün, gösteriş merakının ve başkalarının bakışına duyulan bağımlılığın adıdır. Pahalı organizasyon yapmak insanı kültürlü, etkinliğe İngilizce isim vermek de zarif kılmaz. Görgüsüzlük bazen en pahalı mekânda, en gösterişli dekorun ve en yüksek çözünürlüklü kameranın karşısında sergilenir.
İşin asıl ironisi, bütün bunların muhafazakâr çevrelerde de giderek normalleşmesidir.
Mahremiyeti savunan, aile değerlerini yücelten, israfı eleştiren insanlar; konu kendi düğünleri, çocukları ve özel hayatları olduğunda bir anda başka ölçüler benimseyebiliyor. Oysa muhafazakârlık, yalnızca başkalarının arzularına sınır koymak değil, insanın kendi nefsini, tüketim alışkanlıklarını ve gösteriş tutkusunu da denetlemesini gerektirir.
Mahremiyet yalnızca başkalarının uyması gereken bir kuralsa, kendi bebeğimizin görüntülerini ve aile içindeki en özel anlarımızı binlerce insanın önüne gönül rahatlığıyla koyabiliyorsak ciddi bir ahlaki tutarsızlık içindeyiz demektir. İsraf başkasının harcamasında göze batıyor, kendi organizasyonumuzda birdenbire “hatıra”ya dönüşüyorsa ortada ilke değil, kişiye göre değişen bir ölçü vardır. Başkasının gösterişi kibir, bizimki mutluluk paylaşımıysa yaptığımız şey değerleri savunmak değil, kendimize istisna üretmektir.
Bir başka garabet de bu organizasyonların isimlerinde karşımıza çıkıyor: Baby shower, gender reveal, bridal shower, baby sprinkle, sip and see…
Sanki kendi dilimizde karşılığı olan bir etkinliğe İngilizce isim verildiğinde kendiliğinden bir incelik, modernlik ve statü kazanılıyor. Oysa isim değişince eylemin niteliği değişmez. Gösteriş, İngilizce söylenince zarafet; tüketim, yabancı bir isimle sunulunca kültür olmaz.
Üstelik sosyal medyada görülen bir organizasyon kısa sürede başka hesaplarda tekrarlanıyor. Birinin yaptığı diğerine örnek oluyor; derken insanlar daha önce ihtiyaç bile duymadıkları bir şeyi yapmadıklarında kendilerini eksik hissetmeye başlıyor.
Tüketim kültürünün asıl başarısı, size bir şey satmadan önce o şeyin yokluğunu hissettirmesidir.
Bir bebeğin cinsiyetini öğrenmek için neden özel bir gösteri yapmak gerekiyor? Bir çocuğun ilk yaşını kutlamak için profesyonel dekor ve fotoğraf çekimi neden zorunluymuş gibi sunuluyor? Bir ailenin mutluluğunu anlamlı kılan gerçekten de arka plandaki balonların rengi mi?
Bu soruların yerine “Herkes yapıyor”, “Bir kere dünyaya geliyor”, “Hatıra kalacak” cevapları veriliyorsa ortada düşünülmüş bir tercihten çok, sorgulanmadan benimsenmiş bir alışkanlık vardır. Sanki fotoğrafı çekilmeyen bir an yaşanmamış, paylaşılmayan bir mutluluk değer kazanmamış sayılıyor. Çocuklar bile aileleriyle geçirdikleri zamanla değil, kendileri için hazırlanan konseptlerin sayısıyla hatırlanacakmış gibi davranılıyor.
İnsan gerçekten bu kadar mı dışarıdan onaylanmaya muhtaç hâle geldi?
Sosyal medyanın en tehlikeli etkilerinden biri, özel hayatla kamusal alan arasındaki sınırı aşındırmasıdır. Artık yalnızca fikirlerimizi ve ürettiklerimizi değil; evimizin içini, aile ilişkilerimizi, duygusal anlarımızı ve en mahrem deneyimlerimizi de paylaşılabilir içeriklere dönüştürüyoruz. Fotoğraf çekilmeden tamamlanmamış sayılan kutlamalar, kaydedilmeden eksik görülen anlar, paylaşılmadan değerini bulmamış gibi hissedilen mutluluklar…
Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda mesele yalnızca gösteriş olmaktan çıkıp mahremiyet ve sorumluluk meselesine dönüşüyor. Bebeğin doğumundan itibaren görüntüsü, odası, kıyafeti, ilk dişi, ilk adımı ve doğum günü sürekli kaydedilip dolaşıma sokuluyor. Oysa çocuk, kendisi hakkında hangi bilgilerin kimlerle paylaşılacağına karar verebilecek yaşta değil.
Anne babanın mutluluğunu paylaşma hakkı olabilir; ancak ebeveyn olmak, çocuğun mahremiyetini sınırsızca kullanma hakkı vermez. Dijital dünyaya yüklenen bir görüntünün kimlere ulaşacağını, ne kadar süre dolaşımda kalacağını ve hangi bağlamlarda yeniden kullanılacağını her zaman kontrol etmek mümkün değildir. Çocuğun gelecekteki mahremiyetini düşünmek de ebeveynliğin sorumluluklarından biridir.
Her şeyi özgürlük, her anı sergilemeyi mutluluk, her görüntüyü dolaşıma sokmayı hatıra zanneden anlayış, insanın kendisine saklayabileceği alanı giderek daraltıyor. Hayat yaşanmaktan çok sunulması gereken bir gösteriye dönüşüyor.
Buradaki varoşluğu yalnızca bir hakaret olarak kullanmak kolaydır. Asıl mesele, işaret ettiği kültürel sorunu doğru tanımlamaktır. Sorun gelir düzeyi, diploma ya da yaşanılan yer değil; gösterişin başarı ölçütüne dönüşmesi, insanın hayatını başkalarının beğenisine göre düzenlemesi, pahalı olanın değerli, kalabalık olanın önemli, görünür olanın gerçek sayılmasıdır.
Bu zihniyet için yüksek gelir sahibi olmak bile şart değildir. İnsanlar bazen sırf geri kalmamak, başkalarından aşağı görünmemek ya da sosyal medyada dikkat çekmek uğruna imkânlarını aşan harcamalar yaparlar. Çünkü amaç artık yalnızca bir kutlama yapmak değil, belirli bir hayat standardına sahipmiş gibi görünmektir. Böylece kutlamanın kendisi, sosyal kimliğin sergilendiği bir vitrine dönüşür.
Son söz: Her şeyi kutlamak zorunda değilsiniz; her şeyi göstermek zorunda hiç değilsiniz. Mahremiyet, sergileyecek bir şey bulamadığınızda değil, sergileyebileceğiniz şeyleri kendinize saklamayı bildiğinizde başlar.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.