Çin’in Ortadoğu’da Sessiz Yükselişi
Kahire Havalimanı’nda 1 Eylül günü sahnelenen tören, çıplak gözle bakıldığında sıradan bir devlet ziyaretiydi: kırmızı halı, 21 pare top atışı, iki ülke bayraklarıyla donatılmış pist. Ama Şi Cinping’in on yıl aradan sonra Mısır’a yaptığı bu ziyaretin arkasında, çok daha büyük bir hikâye yatıyor. Çin lideri, ABD’nin en eski ve en güvenilir Ortadoğu müttefiklerinden birinin başkentinde, Washington’ın son altı aydır İran’la sürdürdüğü savaşın gölgesinde, bölge ülkelerini “dış müdahaleye” karşı çıkmaya ve yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çağırdı. Bu çağrı, tesadüfi bir diplomatik nezaket cümlesi değil; Pekin’in yıllardır sabırla ördüğü bir stratejinin en açık ifadesiydi.
Söz konusu strateji basit ama etkili bir mantığa dayanıyor: ABD’nin bölgede ödediği askeri, siyasi ve itibari fatura ne kadar ağırlaşırsa, Çin’in “istikrar getiren ortak” pozisyonu o kadar cazip hale geliyor. Şubat 2026’da İran’ın nükleer tesislerine ve komuta kademesine yönelik ortak ABD-İsrail saldırılarıyla başlayan savaş, tam da bu faturayı gözler önüne seren bir vaka oldu. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de seyrüsefer riske girdi, küresel ticaret rotaları değişti, dünya genelinde akaryakıt fiyatları rekor kırdı. ABD tarafında ise yorgunluk belirtileri iyice görünür oldu: USS Abraham Lincoln uçak gemisi, aralarında İran savaşındaki muharebe görevlerinin de bulunduğu 286 günlük kesintisiz bir deniz seferinin ardından, mürettebatın ruh sağlığı sorunlarına dair haberlerle birlikte nihayet limana yanaşabildi. Bu, modern dönemde bir Amerikan uçak gemisinin kırdığı en uzun deniz seferi rekoru. Pentagon’un bölgedeki konuşlanmaları 2027’ye kadar uzatma kararı da, “geçici müdahale” söyleminin artık inandırıcılığını yitirdiğinin bir itirafı gibi okunabilir.
İşte Çin, tam bu tabloya bakarak sahneye çıkıyor. Pekin, hiçbir yere asker göndermeden, hiçbir çatışmaya taraf olmadan, sadece ekonomik ağırlığını ve diplomatik söylemini kullanarak nüfuz kazanmaya çalışıyor. Xi’nin Kahire’de sarf ettiği “tek taraflılığa ve zorbalığa karşı birlikte durmalıyız” ifadesi, aslında ABD’nin altı aydır sürdürdüğü savaşa dolaylı ama net bir eleştiri niteliğinde. Xi’nin “daha adil ve eşitlikçi bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışma” çağrısı da, Washington merkezli düzenin alternatifsiz olmadığını ima eden bir çerçeve sunuyor.
Bu söylemin arkasında somut rakamlar da var. Mısır’ın resmi verilerine göre, iki ülke arasındaki petrol dışı ticaret hacmi 2025 sonunda yaklaşık 20,7 milyar dolara ulaştı. Çin, Mısır’ın petrol dışı mallarda en büyük ticaret ortağı konumunda. Kahire yönetimi Çin yatırımlarının toplamını yaklaşık 10 milyar dolar olarak tahmin ediyor ve bu rakamın, Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi’ndeki Çin paylarıyla birlikte büyümeye devam etmesi bekleniyor. Ziyaret sırasında iki ülkenin yapay zekâ, ulaştırma ve imalat alanlarında imzalanan bir dizi ekonomik anlaşma Pekin’in klasik “altyapı ve kredi” modelinin ötesine geçip teknoloji transferi üzerinden de nüfuz inşa etmeye çalıştığını gösteriyor.
Çin’in bu yaklaşımı yeni değil. 2023’te İran ile Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesisini arabuluculuk yaparak sağlayan da Pekin’di. Bölgenin iki büyük rakibini, ABD’nin yıllardır başaramadığı bir masaya oturtarak kendi diplomatik kapasitesini kanıtlamıştı. O anlaşma, aslında bugünkü Kahire ziyaretinin habercisiydi: Çin, çatışmaların çözümünde taraf olmadan arabulucu, güvenlik yükü almadan ekonomik ortak, ideolojik dayatma yapmadan “egemenlik saygısı” vurgusu yapan bir aktör olarak kendini konumlandırıyor. Bu, özellikle askeri bağımlılıktan rahatsız olan ama aynı zamanda Batı’yla ilişkilerini de tamamen kesmek istemeyen bölge rejimleri için son derece cazip bir teklif.
Ancak burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekiyor: Çin’in yükselişi, ABD’nin bölgeden çekilmesi anlamına gelmiyor. Washington hâlâ bölgedeki en büyük askeri güç, hâlâ İsrail’in en önemli güvencesi ve hâlâ birçok Körfez ülkesinin güvenlik şemsiyesi. Pekin’in sunduğu şey bir ikame değil, bir tamamlayıcı; hatta bir “sigortalama” imkânı. Mısır’dan Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Katar’a kadar bölge ülkeleri, tek bir büyük güce bağımlı kalmanın risklerini son altı ayda acı şekilde gördü. Savaş, müttefik olmanın bedelini de gösterdi: Ürdün gibi Washington’a yakın duran ülkeler İran’ın misilleme saldırılarından pay aldı, Kuveyt gibi ülkeler doğrudan hedef oldu. Bu koşullarda “çeşitlendirme” artık lüks değil, bir hayatta kalma stratejisi haline geldi.
Nitekim bölgede son dönemde ortaya çıkan yeni ittifak arayışları da bunu doğruluyor. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, geleneksel ABD merkezli güvenlik mimarisinin dışında yeni bir savunma işbirliği modeli arayışının somut bir örneği. Bu tür girişimler, Çin’in “dış müdahaleye karşı bölgesel özerklik” söylemine zemin hazırlayan bir psikolojik iklimin parçası. Sisi’nin kendi “bağımsız dış politika” vurgusu da aynı eğilimin bir yansıması: Mısır, Washington’la ilişkisini korurken Pekin, Moskova ve Avrupa başkentleriyle de bağlarını sıkılaştırarak manevra alanını genişletmeye çalışıyor.
Yine de Çin modelinin ciddi sınırları vaR. Pekin, bölgede fiilen hiçbir güvenlik garantisi veremiyor. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, İsrail’in Lübnan’daki fiili işgali, Gazze’nin yeniden inşası ya da İran’ın nükleer programının geleceği gibi meselelerde Çin’in söz konusu çatışmaları durduracak ne askeri kapasitesi ne de siyasi iradesi var. Xi’nin “yeni güvenlik mimarisi” çağrısı, şimdilik somut bir kurumsal öneriden çok, retorik bir çerçeve olarak kalıyor. Üstelik Pekin’in kendisi de İran’la finansal bağları nedeniyle Amerikan yaptırım tehdidiyle karşı karşıya.
Bu sınırlılığın altını özellikle çizmek gerekiyor, çünkü Pekin’in söylemi ile kapasitesi arasındaki makas, bölge halklarının beklentilerini yanlış yönlendirme riski taşıyor. “Dış müdahaleye karşı çıkma” çağrısı, fiilen krizleri çözecek bir mekanizma önermiyor; sadece mevcut düzenin meşruiyetini aşındıran bir çerçeve sunuyor. Çin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü ve ekonomik ağırlığını kullanarak masada söz sahibi olabilir, ama sahada -Beyrut’ta, Gazze’de, Şam’da- kriz yönetimini üstlenecek ne bir barış gücü göndermeye, ne de bir güvenlik mimarisinin faturasını ödemeye hazır görünüyor. Bu da Pekin’in stratejisini, bir bakıma “serbest binicilik” olarak okumayı mümkün kılıyor: ABD’nin ödediği askeri ve siyasi bedelin yarattığı boşluğu, hiçbir bedel ödemeden ekonomik kazanca çevirme çabası.
Bölgedeki diğer büyük güçlerin tepkisi de bu tabloyu tamamlıyor. Rusya, Suriye’deki geleneksel nüfuzunu Esad rejiminin çöküşünden bu yana büyük ölçüde kaybetmiş durumda ve şimdi Ukrayna cephesindeki yükü nedeniyle Ortadoğu’da aktif bir rol üstlenecek kapasiteden yoksun. Avrupa ise Lübnan’da UNIFIL’in sona erdirilmesi tartışmalarında görüldüğü gibi, bölgeye yeniden dönme iradesi gösterse de İsrail’in ve Washington’ın açık desteğini alamıyor. Bu tablo, aslında sahnede sadece iki gerçek oyuncu bıraktığını gösteriyor: ABD’nin askeri ağırlığı ve Çin’in ekonomik cazibesi. Bölge devletleri de tam bu ikili arasında sıkışmış durumda, ama bu sıkışmışlığı bir zayıflık değil, bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyorlar.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan tablo şu: Ortadoğu’da yaşanan şey bir güç değişimi değil, çok kutuplu bir düzene doğru kademeli ve düzensiz bir kayma.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.