ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi
ABD’nin Kasım 2025 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi, yalnızca bir dış politika çerçevesi değil, aynı zamanda Trump yönetiminin ulusal ve uluslararası düzen anlayışını kurumsallaştırmaya yönelik kapsamlı bir metin niteliğindedir. Belgenin önsözü, son dört yılda yaşanan “zayıflık, aşırılık ve ölümcül hatalar”ın ardından ülkenin “felaket eşiğinden geri getirildiği” iddiasıyla başlamakta ve bu stratejinin, ABD’nin küresel liderliğinin yeniden tesisi için bir dönüm noktası olduğuna işaret etmektedir (s. i). Bu çerçevede yönetim, belgeyi yalnızca bir stratejik yönlendirme metni olarak değil, aynı zamanda “Amerikan gücünün yeniden doğuşunun hikâyesi” olarak sunmaktadır. Bu söylem, stratejinin politik niteliğini açıklamak bakımından kritik olup, belgenin analitik ve normatif yönlerinin iç içe geçtiğini göstermektedir.
Belgenin giriş bölümü, ABD dış politikasının Soğuk Savaş sonrası dönemde sistematik biçimde “stratejik amaç–araç uyumsuzluğuna” sürüklendiği argümanıyla şekillenir. Bu bağlamda yönetim, önceki stratejilerin “istek listesi” mahiyetinde olduğunu, ulusal çıkarı dar ve rasyonel bir çerçevede tanımlamak yerine “belirsiz ve soyut ideallerin peşinde koştuğunu” ileri sürmektedir (s. 1). Özellikle Amerikan dış politika elitlerinin, ABD’nin “dünya çapında kalıcı bir hâkimiyet kurmasının ulusal çıkar olduğu” yönündeki değerlendirmelerinin hem maddi kapasite hem de toplumsal irade bakımından sürdürülemez olduğu iddia edilmektedir (s. 1–2). Bu eleştiriler, belgeyi kuran temel teorik omurganın hareket noktasını teşkil etmektedir.
Giriş bölümünde Trump yönetimi, kendi siyasetini bu “stratejik sapmadan zorunlu bir kopuş” olarak konumlandırmaktadır. Metinde, başkanın ilk döneminde gerçekleştirilen politikaların ABD’yi “yeni bir altın çağa taşıyan” bir doğrultuda olduğu belirtilmekte; ikinci yönetimin temel hedefinin ise bu doğrultuyu kurumsallaştırmak olduğu vurgulanmaktadır (s. 2). Böylece UGS, yalnızca bir gelecek vizyonu değil, aynı zamanda önceki yönetimlerin dış politika anlayışlarını kategorik biçimde reddeden siyasal bir manifesto niteliği kazanır. Bu yönüyle belge, Amerikan dış politikasının geleneksel liberal-internasyonal çizgisine yönelik açık bir kopuş ve bunun yerine ulusal çıkarı daraltan, ekonomik ve siyasi egemenliğe öncelik veren bir paradigma önerisi sunmaktadır.
ABD Stratejisinin Felsefi Temelleri
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, kuramsal açıdan klasik realizmin araç–amaç dengesine dayalı yaklaşımını benimsemekle birlikte, bunu “Önce Amerika” ekseninde yeniden yorumlayan özgün bir ideolojik çerçeve sunmaktadır. Belgenin girişinde yapılan strateji tanımı, dış politikanın özünü “neyin istendiğini bilen ve bu hedefleri eldeki araçlarla gerçekçi biçimde ilişkilendiren bir planlama süreci” olarak tarif eder (s. 1). Bu tarif, stratejiyi soyut ideallerden ziyade somut çıkar ve kapasitelere bağlı bir işleyiş olarak konumlandırır. Yönetim, Soğuk Savaş sonrası dönemde bu rasyonel çerçevenin zayıfladığını; ABD dış politikasının “her konuyu ulusal çıkar kapsamına alarak aslında hiçbir konuda odaklanamayan” genişlemeci bir niteliğe büründüğünü ileri sürmektedir (s. 1). Bu yaklaşım, UGS’nin dayandığı kuramsal omurganın temelini oluşturur.
Bu kuramsal çerçevenin ikinci sütunu, Trump yönetiminin kendi dış politika uygulamalarını “zorunlu bir düzeltme hareketi” olarak sunmasıdır. Belgeye göre önceki yönetimler ABD’yi aşırı küresel angajmana sürüklemişken, Trump yönetimi ulusal çıkarı yeniden merkeze taşımış ve bu doğrultuda ülkeyi “yeni bir yükseliş dönemine” sokmuştur (s. 2). Bu anlatım, uluslararası ilişkiler literatüründe “çöküş söylemi” ile “yeniden doğuş söylemi”nin birleşimini andırmaktadır: ABD yanlış yönlendirilmiş, ancak doğru liderlikle yeniden güç kazanmıştır. Dolayısıyla UGS, yalnızca bir strateji belgesi değil; aynı zamanda ulusal gücün ve devlet kapasitesinin yeniden tesis edildiği iddia edilen bir siyasal yeniden inşa metni niteliği taşır.
Belgenin kuramsal çerçevesini oluşturan en önemli kısım, “İlkeler” başlığı altında sıralanan dokuz temel prensiptir. Bunların ilki olan ulusal çıkarın dar ve odaklanmış tanımı, ABD’nin artık dünyanın her sorununu kendi sorumluluk alanı olarak görmemesi gerektiğini vurgular (s. 8). Bu yaklaşım, Soğuk Savaş sonrası dönemin liberal genişleme stratejilerine açık bir eleştiridir. Özellikle uluslararası örgütler, evrensel değer söylemleri ve küresel normların ABD çıkarı adına genişletilmesi eğilimi, belge tarafından sürdürülemez görülmektedir. Böylece strateji, klasik realizmin ulusal çıkar merkezli yaklaşımını yeniden öne çıkarırken, buna ekonomik korumacılık ve kültürel bütünlük vurgusunu da ekler.
İkinci önemli ilke olan güç yoluyla barış, metnin normatif yönünü açıkça ortaya koyar. Bu ilkeye göre barış, yalnızca diplomatik jestlerle değil, ABD’nin “ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesinin tartışmasız üstünlüğü” ile sağlanabilir (s. 8–9). Bu yaklaşım, caydırıcılık teorisinin çağdaş bir yorumunu yansıtır: ABD güçlü olduğu sürece savaş ihtimali azalır; hatta ABD’nin arabuluculuk kapasitesi artar. Trump yönetiminin kısa sürede sekiz çatışmayı sona erdirdiği iddiası (s. i), bu ilkenin pratik yansıması olarak sunulur. Bu doğrultuda güç, hem barışın garantörü hem de Amerikan liderliğinin meşruiyet aracıdır.
Stratejinin bir diğer kuramsal dayanağı olan müdahale etmeme eğilimi, belgenin realist çerçevesi içinde önemli bir denge unsurudur. Metinde, ABD’nin diğer ülkelerin iç işlerine karışmaktan kaçınması gerektiği belirtilirken, ABD çıkarlarını doğrudan etkileyen durumlarda müdahalenin meşru olabileceği kabul edilir (s. 9). Bu yaklaşım ne bütünüyle izolasyonculuk ne de müdahalecilik olarak tanımlanabilir; aksine, “koşullu müdahale” anlayışını ifade eder. Müdahalenin meşruiyeti, demokratik değerler veya küresel normlarla değil, ulusal çıkar ve ulusal güvenlikle ilişkilendirilmiştir. Bu, liberal uluslararasıcılıktan belirgin bir kopuş anlamına gelir.
Belgenin dikkat çeken bir diğer ilkesi ulus-devletin önceliğidir. Strateji, uluslararası düzenin doğal birimlerinin ulus-devletler olduğunu, egemenliğin ise aşındırılamaz bir ilke olarak korunması gerektiğini belirtir (s. 10). Bu doğrultuda ABD, uluslararası örgütlerin devlet üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasını, dış aktörlerin Amerikan iç siyasetini manipüle etme çabalarının engellenmesini ve göç, nüfus hareketleri, ekonomik bağımlılık gibi süreçlerin ulusal egemenlik boyutuyla değerlendirilmesini savunmaktadır. Bu yaklaşım, küreselleşme döneminin “açık sınır” ve “üstün uluslararası normlar” vurgusuna karşı belirgin bir paradigmatik değişimi temsil eder.
Ekonomik ve toplumsal yapı da stratejinin teorik çerçevesine dâhildir. Amerikalı çalışanı önceleyen ekonomi anlayışı ile liyakat ve yetkinlik vurgusu, ekonomik politikanın doğrudan ulusal güvenliğin bir boyutu hâline getirildiğini gösterir (s. 11). Belgeye göre ekonomik büyüme, yalnızca makro göstergelerle değil, ulusal istihdamı ve stratejik sektörleri güçlendirme kapasitesiyle değerlendirilmeli; yabancı sermaye ve küresel tedarik zincirlerinin yarattığı bağımlılık minimize edilmelidir. Bu yaklaşım, ekonomi politikalarının güvenlikleştirilmesine örnek teşkil eder.
Ulusal Çıkar Mimarisinin İnşası
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ulusal çıkarın kapsamını yalnızca dış politika önceliklerinin değil, devletin varoluşsal hedeflerinin çerçevesini belirleyen bütüncül bir kavramsal yapı olarak yeniden tanımlamaktadır. Belgenin ikinci bölümünde ifade edilen temel hedef, ABD’nin “egemen, bağımsız ve vatandaşlarının Tanrı vergisi doğal haklarını koruyan bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmesi” şeklinde formüle edilmiştir (s. 3). Bu ifade, ulusal çıkar kavramına klasik realizmin ötesinde siyasal ve normatif bir boyut kazandırmakta; devletin bekası, vatandaşların haklarının korunması ve ulusal kimliğin sürdürülmesi arasında organik bir bağ kurmaktadır. Böylelikle ABD’nin dış politika hedefleri, yalnızca dış çevredeki tehditlerin yönetilmesi değil, aynı zamanda ülkenin iç bütünlüğünün ve siyasal modelinin korunması üzerine inşa edilmektedir.
Strateji belgesinde ulusal güvenliğin merkezine yerleştirilen en kritik unsurlardan biri, “ülkenin toprakları, halkı, ekonomisi ve yaşam tarzının her türlü saldırı, nüfuz faaliyeti ve yıkıcı etkiye karşı korunmasıdır” (s. 3). Bu kapsamda tehdit tanımı genişletilerek sadece askeri aktörlere değil, siber casusluk, ekonomik manipülasyon, propaganda, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı gibi devlet-dışı ve hibrit tehditlere de odaklanılmaktadır. Bu yaklaşım, güvenliğin çok boyutlu bir kavram olarak ele alındığını, ulusal çıkarın ise artık yalnızca jeopolitik rekabetten değil, aynı zamanda ekonomik bağımlılıklar, kültürel nüfuz mekanizmaları ve teknolojik zafiyetlerden de şekillendiğini göstermektedir. Böylece 2025 UGS, ulusal çıkarı kapsamlı bir güvenlik mimarisiyle ilişkilendirerek “koruma ve dayanıklılık” temelli bir stratejik çerçeve oluşturur.
Belgenin ulusal çıkar anlayışında göç ve sınır güvenliği konuları merkezi bir konuma sahiptir. ABD’nin “sınırları üzerinde tam kontrol” hedefi, yalnızca yasa dışı göçün değil, kitlesel nüfus hareketlerinin devletin istikrarı üzerindeki etkilerinin güvenlik çerçevesinde ele alındığını göstermektedir (s. 3). Bu bağlamda belge, göçü salt bir insani mesele olarak değil, ulusal kimlik, ekonomik düzen, iç güvenlik ve egemenlik açısından çok katmanlı bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme, ulusal çıkarın demografik bileşenlerle de ilişkilendirildiğini ve devlet kapasitesinin nüfus hareketleri karşısında yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyar.
Strateji belgesinde ekonomik güç, ulusal çıkarın temel belirleyicilerinden biri olarak tanımlanmaktadır. ABD’nin “dünyanın en güçlü, en yenilikçi ve en ileri ekonomisine sahip olma” hedefi (s. 4), ekonomik kapasitenin yalnızca refahın değil, aynı zamanda küresel liderliğin ve askeri caydırıcılığın ana unsuru olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda ulusal çıkar, güçlü bir sanayi altyapısı, güvenli tedarik zincirleri, enerji bağımsızlığı ve ileri teknolojilerde üstünlük gibi unsurlar üzerinden yeniden biçimlendirilmektedir. Özellikle savunma sanayi üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, ekonomik ve askeri unsurların bütünleşik bir güvenlik vizyonu içinde ele alındığını (s. 4) göstermektedir. Bu durum, ulusal çıkarın ekonomik güçle stratejik özerklik arasında kurduğu doğrudan bağı açıkça ortaya koyar.
Teknolojik üstünlük, belgenin ulusal çıkar mimarisinde kilit bir yer tutmaktadır. ABD’nin “dünyanın en ileri bilimsel ve teknolojik gücü olmayı sürdürme” hedefi (s. 4), teknoloji alanındaki rekabetin artık yalnızca ekonomik değil, bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu göstermektedir. Yapay zekâ, biyoteknoloji ve kuantum hesaplama gibi ileri teknolojilerin stratejik sektörler olarak tanımlanması, geleceğin küresel güç dağılımında teknolojik üstünlüğün belirleyici olacağını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda ulusal çıkar, teknolojik yetkinliğin hem korunması hem de gizli bilgi hırsızlığına karşı savunulması üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.
Belgenin en dikkat çekici yönlerinden biri, ulusal çıkarın kültürel ve toplumsal boyutlarla ilişkilendirilmesidir. Strateji, ABD’nin “kültürel ve ruhsal sağlığının yeniden canlandırılmasını” ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmekte; toplumsal dayanıklılığın devlet gücünün temel unsurlarından biri olduğunu belirtmektedir (s. 4–5). Bu yaklaşım, güvenliğin devlet kapasitesi ile toplumsal kimlik arasındaki ilişkiyi vurgulaması bakımından özgün bir nitelik taşır. Böylece ulusal çıkar yalnızca dış tehditlere karşı korunacak bir alan değil, aynı zamanda içeride yeniden üretilecek bir toplumsal bütünlük olarak kurgulanır.
ABD’nin Kullanabileceği Araçlar: Ulusal Gücün Enstrümanları
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Amerikan ulusal gücünü oluşturan tüm kapasite unsurlarını yeniden değerlendiren kapsamlı bir araç envanteri sunmaktadır. Stratejinin üçüncü bölümünde yer alan bu araçlar, ABD’nin uluslararası sistemdeki konumunu muhafaza etme ve ulusal çıkarlarını güvence altına alma amacının uygulanabilirliğini belirleyen temel unsurlardır. Metnin girişinde ABD’nin hâlâ “dünya üzerindeki en avantajlı konuma sahip ülke” olduğu vurgulanmakta ve bu konumun jeopolitik, ekonomik, toplumsal ve teknolojik unsurların birleşiminden doğduğu ifade edilmektedir (s. 6). Bu çerçeve, stratejinin ulusal güç anlayışının yalnızca askerî kapasiteyi değil, geniş bir yumuşak ve sert güç bileşkesini içerdiğini ortaya koymaktadır.
Strateji, ABD’nin küresel ittifak ağını da önemli bir güç aracı olarak ele almaktadır. Belge, “dünyanın en geniş ve en güçlü ittifak sistemine sahip ülkenin ABD olduğunu” ifade ederek (s. 6), bu ağın stratejik değerine dikkat çeker. ABD’nin uluslararası güvenlikteki merkezi konumu, yalnızca kendi askeri kapasitesine değil, aynı zamanda bu geniş ittifak yapısına dayanmaktadır. NATO’dan Hint-Pasifik ortaklıklarına kadar uzanan geniş bir yelpazede ABD’nin diplomatik ve güvenlik ilişkileri, ulusal çıkarların korunmasında çarpan etkisi yaratmaktadır. Bununla birlikte strateji, ittifakların ABD’nin omuzlarına aşırı yük bindirmemesi gerektiğini de vurgulayarak, müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu durum, ittifakları hem bir araç hem de bir reform alanı olarak stratejik çerçevenin merkezine yerleştirir.
ABD’nin jeopolitik avantajları da stratejide önemli bir araç olarak tanımlanmaktadır. Okyanuslarla çevrili konumu, doğal kaynak zenginliği ve kara sınırlarında büyük askeri tehditlerin bulunmaması, ABD’ye stratejik derinlik ve güvenlik sağlamaktadır (s. 6). Bu coğrafi avantaj, ABD’nin küresel angajmanlarını düşük riskle yürütmesine ve tehditleri uzaktan karşılama kapasitesine olanak tanır. Aynı zamanda bu konum, ABD’nin enerji sektöründe üretim çeşitliliği, doğal kaynaklara erişim ve tedarik zincirlerinin kontrolü konularında yapısal bir üstünlük elde etmesine katkı sağlamaktadır.
Yumuşak güç unsurları da stratejinin araç seti içerisinde belirgin bir şekilde yer almaktadır. ABD’nin kültürel etkisi, eğitim kurumları, medya gücü ve küresel çekim kapasitesi, ülkenin uluslararası sistemdeki meşruiyetini güçlendiren önemli unsurlardır (s. 6). Strateji, bu kültürel etkinin Amerikan değerlerinin savunulması ve yaygınlaştırılmasında dolaylı ancak güçlü bir etki yarattığını vurgulamaktadır. Bu çerçevede yumuşak güç, sert gücü tamamlayan ve ABD’nin uluslararası konumunu pekiştiren bir araç olarak değerlendirilir.
Öncelikler ve Politik Yönelimler
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, yalnızca ulusal çıkarların teorik tanımını yapmakla kalmayıp, bu çıkarların nasıl hayata geçirileceğine ilişkin kapsamlı bir uygulama çerçevesi de sunmaktadır. Stratejinin “Öncelikler” bölümünde (s. 11–15) belirlenen politika eksenleri, ABD’nin iç ve dış güvenlik alanlarını bütünleştiren bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu bağlamda strateji, uluslararası rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde ABD’nin gücünü yeniden konumlandıracak programatik adımları sistematik biçimde sıralamaktadır. Söz konusu öncelikler, ulusal güvenliği yalnızca dış tehditlere karşı koruma faaliyeti olarak değil, geniş bir sosyoekonomik ve politik dönüşüm alanı olarak çerçevelemektedir.
Stratejinin en temel önceliklerinden biri, “kitlesel göç çağının sona erdirilmesi” hedefidir. Metin, göçün yalnızca idari bir sorun veya sosyal bir meydan okuma değil, doğrudan ulusal güvenliği tehdit eden çok boyutlu bir olgu olduğunu belirtmektedir (s. 11). Göç, strateji açısından demografik yapıyı, toplumsal uyumu, ekonomik istikrarı ve devlet kapasitesini etkileyen karmaşık bir tehdit kategorisi olarak ele alınmaktadır. ABD’nin sınır güvenliği politikalarında kullanılan “ülke kaderinin nüfus kompozisyonu üzerindeki irade ile belirlendiği” yönündeki vurgu (s. 11), devletin sınır egemenliği kavramına stratejik bir anlam atfetmektedir. Bu yaklaşım, ulusal çıkarın artık nüfus politikalarını ve devletin iç bütünlüğünü de kapsayan genişletilmiş bir güvenlik alanı olarak tanımlandığını göstermektedir.
Stratejinin ikinci önceliği, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve devlet yetkilerinin kötüye kullanımına karşı hassasiyetin artırılmasıdır. Belge, ABD devletinin sahip olduğu “korkutucu yetkilerin” kötüye kullanılmasının ulusal bütünlüğe zarar verebileceğini ifade etmekte; bu nedenle ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve vatandaşların siyasal katılım hakkı gibi temel hakların korunmasını ulusal güvenliğin asli bir unsuru olarak tanımlamaktadır (s. 12). Bu vurgu, stratejinin yalnızca dış tehditlere karşı değil, devlet içindeki güç kullanımının demokrasiyle uyumlu sınırlar içinde tutulmasına yönelik bir denge arayışını yansıttığını gösterir. Dolayısıyla güvenlik, bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasıyla çelişen değil, onları güvence altına alan bir kavramsal çerçeve içinde ele alınmaktadır.
Stratejinin üçüncü önceliği, yük paylaşımının yeniden düzenlenmesi ve müttefiklerin güvenlik sorumluluğunun artırılmasıdır. Belge, ABD’nin uzun yıllar boyunca “dünyayı tek başına sırtlayan bir aktör” olarak hareket ettiğini, bunun artık sürdürülemez olduğunu ve müttefiklerin kendi bölgelerinin güvenliği için çok daha fazla katkı sunması gerektiğini belirtmektedir (s. 12–13). Bu çerçevede NATO ülkelerinin savunma harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın en az %5’ine çıkarılmasını öngören Lahey Taahhüdü’nün stratejik bir standart hâline geldiği vurgulanmaktadır (s. 12). Bu yönelim, ABD’nin küresel liderlik konumunu korurken, aynı zamanda ortak yükümlülüklerin yeniden dağıtıldığı bir uluslararası güvenlik mimarisi tasavvur ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda ittifak ilişkileri, yalnızca siyasi dayanışma değil, aynı zamanda yapısal bir güvenlik reformu alanı olarak ele alınmaktadır.
Stratejinin dördüncü önceliği, barışın yeniden tesis edilmesi ve çatışmaların diplomatik araçlarla çözümlenmesidir. Belge barışı “zorlayıcı güç ile desteklenen aktif diplomasi” yoluyla sağlanan bir hedef olarak tanımlamaktadır (s. 13). Bu yaklaşım, klasik çatışma çözümü modellerinden farklı olarak, diplomatik sürecin arkasında güçlü bir askeri ve ekonomik kapasitenin bulunmasını gerekli görmektedir. Bu nedenle barış, yalnızca bir sonuç değil, ABD’nin güç projeksiyonunun hem aracı hem de çıktısı olarak tasavvur edilmektedir. Belge, barış anlaşmalarının ABD’nin küresel nüfuzunu artırma potansiyeline sahip olduğunu, bu nedenle barış diplomasisinin belirli bölgelerde stratejik bir araç olarak kullanılacağını belirtmektedir (s. 13).
Ekonomik güvenlik, stratejinin beşinci ve en kapsamlı öncelik alanıdır. Belge, ekonomik güvenliği ulusal güvenliğin “temel taşı” olarak tanımlamakta ve bu kapsamda dört ana alana odaklanmaktadır: dengeli ticaret, kritik tedarik zincirlerinin güvence altına alınması, yeniden sanayileşme ve enerji egemenliği (s. 13–15). Dengeli ticaret ilkesi, ABD’nin uzun süre taşıdığı yapısal ticaret açıklarının ulusal güvenlik açısından sürdürülemez olduğu değerlendirmesine dayanmaktadır. Tedarik zincirlerinin özellikle kritik mineraller, yarı iletkenler ve savunma sanayi bileşenleri açısından yabancı bağımlılıktan kurtarılması gerekliliği vurgulanmakta; bu durum, ekonomik güvenliğin askeri ve teknolojik kapasiteyle doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir. Yeniden sanayileşme hedefi (s. 14), ABD’nin üretim kapasitesinin stratejik sektörlerde yeniden inşa edilmesini ve “üreten bir toplum yapısına geri dönüşü” amaçlar. Enerji egemenliği ise, petrol, doğal gaz, nükleer güç ve kömür gibi kaynaklarda ABD’nin kendine yeterli hâle gelmesini ve bu alanda küresel bir liderlik pozisyonu üstlenmesini öngörmektedir (s. 14–15). Böylece ekonomik güvenlik, ulusal çıkarın hem iç politika hem dış politika boyutlarını eş zamanlı olarak güçlendiren kapsamlı bir araç hâline gelmiştir.
ABD’nin Bölgesel Stratejileri
ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ulusal çıkarı salt küresel ölçekte tanımlamakla kalmayıp, coğrafi önceliklere göre ayrıştırılmış bir bölgesel yaklaşım sunmaktadır. Stratejinin dördüncü ana bölümünde yer alan bu coğrafi vizyon, ABD’nin farklı bölgelere yönelik çıkarlarının niteliğini ve gücün nasıl projekte edileceğini ayrıntılandırmaktadır (s. 15–29). Belge, geleneksel olarak her bölgeye eşit düzeyde önem atfeden eski strateji belgelerinin aksine, Amerikan dış politikasında önceliklendirme gerekliliğini vurgulamakta; her bölgenin ABD’nin temel ulusal çıkarları üzerindeki etkisine göre stratejik ağırlığını belirlemektedir. Böylece strateji, ABD’nin küresel varlığını “her yerde olmak” anlayışından “doğrudan hayati çıkarların olduğu yerlerde yoğunlaşmak” ilkesine doğru kaydırmaktadır.
Strateji belgesinde Batı Yarımküre, ABD’nin ulusal güvenliğinin temel coğrafi alanı olarak tanımlanmıştır. Belge, açık bir ifadeyle ABD’nin bu bölge üzerindeki tarihsel nüfuzunu “Monroe Doktrini’nin Trump Eki” olarak adlandırılan yeni bir çerçeveyle güncellemektedir (s. 15). Bu yeni doktrin, Yarımküre’deki istikrarın korunması, yasadışı göçün engellenmesi, uyuşturucu kartelleriyle mücadele edilmesi ve bölge ülkelerinin ABD karşıtı güçlerin etki alanına girmesinin engellenmesi gibi çok boyutlu hedefler içermektedir. Özellikle Çin başta olmak üzere “yarımküre dışı rakiplerin” bölgeye yerleşme girişimleri, strateji tarafından doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmiştir (s. 18). Bu değerlendirme, ABD’nin Latin Amerika’daki varlığını yeniden yapılandırma hedefini açıkça ortaya koymaktadır.
Metin ayrıca ABD’nin Batı Yarımküre’de askeri, ekonomik ve diplomatik araçlarını yeniden düzenlemesi gerektiğini belirtmektedir. Yasadışı göç ve kartel şiddetiyle mücadelede ABD sınır güçlerinin yanı sıra Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik’in daha aktif kullanılması gerektiği ifade edilmektedir (s. 16). Ekonomik politikalar ise bölge ülkeleri ile yakın tedarik zinciri ilişkilerinin geliştirilmesine ve Çin’e olan bağımlılığın azaltılmasına odaklanmaktadır (s. 17). Bu çerçeve, Latin Amerika’nın ABD için yalnızca bir arka bahçe değil, büyük güç rekabetinde stratejik bir tampon bölge olarak konumlandırıldığını göstermektedir.
Asya-Pasifik bölgesi, strateji belgesinde ABD dış politikasının en kritik rekabet alanı olarak tanımlanmaktadır. Metin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin son kırk yılda elde ettiği ekonomik ve askeri kapasite artışının ABD çıkarları açısından sistemik bir meydan okuma oluşturduğunu belirtmektedir (s. 19). Bu çerçevede ABD, Çin ile rekabeti yalnızca askeri düzeyde değil, tedarik zincirleri, ticaret dengesi, teknoloji hakimiyeti ve bölgesel etki alanları üzerinden çok boyutlu bir güç mücadelesi olarak ele almaktadır.
Belge, ABD’nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde “karşılıklılık ve adil rekabet” ilkesinin esas olacağını, Çin’in “devlet destekli sanayi politikaları, fikrî mülkiyet hırsızlığı ve bağımlılık yaratan tedarik zinciri stratejileri”nin doğrudan ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğunu açıkça ifade etmektedir (s. 21). Bu yaklaşım, ABD’nin küresel ekonomik mimariyi yeniden şekillendirme niyetini göstermektedir.
Askerî düzeyde stratejinin merkezinde Birinci Ada Zinciri’nin savunulması, Tayvan Boğazı’nda statükonun korunması ve Güney Çin Denizi’nin serbest geçişe açık tutulması yer almaktadır (s. 23–24). ABD’nin bölgedeki müttefiklerine daha fazla savunma yükü paylaşmaları çağrısı, Asya-Pasifik stratejisinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır (s. 24). Bu çerçevede ABD, askeri dengeyi yalnızca kendi gücüyle değil, bölgesel ortaklarla birlikte kurmayı hedeflemektedir.
Strateji belgesinde Avrupa, ABD için tarihsel, kültürel ve ekonomik önemi olan bir bölge olarak tanımlanmakla birlikte, “medeniyet düzeyinde bir krizle” karşı karşıya bulunduğu şeklinde oldukça iddialı bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır (s. 25). Belge, Avrupa’nın düşen doğum oranları, kimlik krizleri, göç yönetimindeki başarısızlıklar ve siyasi kutuplaşmanın kıta üzerinde uzun vadeli bir istikrarsızlık yaratma riski taşıdığını ileri sürmektedir. Bu değerlendirme, ABD’nin Avrupa politikasını yalnızca güvenlik perspektifinden değil, sosyo-kültürel dönüşüm bağlamından da ele aldığını göstermektedir.
Strateji, Rusya ile ilişkilerin yeniden dengelenmesini de Avrupa politikasının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. ABD’nin önceliği, “Ukrayna savaşının hızlı ve kalıcı bir ateşkes ile sonuçlandırılması” ve bunun ardından Avrupa ile Rusya arasında stratejik istikrarın yeniden tesis edilmesidir (s. 26). Bu tutum, önceki ABD yönetimlerinin Rusya’ya karşı daha sert ve uzun vadeli caydırıcılık politikalarından belirgin şekilde farklılaşmaktadır.
NATO bağlamında strateji, İttifak’ın genişlemesinin artık sürdürülebilir olmadığını ve Avrupa ülkelerinin savunma yükünü daha büyük oranda üstlenmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 27). Bu vurgu, ABD’nin Avrupa güvenliğinde lider, fakat tek taşıyıcı güç olma pozisyonundan uzaklaşmaya çalıştığını göstermektedir.
Strateji belgesinde Orta Doğu’nun ABD dış politikasındaki yeri, önceki dönemlere kıyasla önemli ölçüde yeniden tanımlanmıştır. ABD’nin kaya petrolü ve doğal gaz devrimi sonucunda enerji bağımlılığının azalması, bölgenin stratejik önemini ekonomik açıdan azaltmış; ancak terörle mücadele, İsrail’in güvenliği, İran’ın nükleer programı ve bölgesel istikrar gibi alanlarda önemini koruduğu belirtilmiştir (s. 27–29).
Belge, İran’ın bölgesel istikrarsızlık yaratan faaliyetlerinin ABD çıkarları için en büyük tehdit olduğunu ifade etmektedir (s. 28). “Gece Yarısı Çekici Operasyonu” ile İran’ın nükleer kapasitesinin zayıflatıldığı yönündeki ifade, stratejinin güç kullanımı ile diplomatik baskıyı birlikte içeren bir yaklaşım benimsediğini göstermektedir.
Orta Doğu’da barışın tesisi için ABD’nin Abraham Anlaşmalarını genişletmeyi hedeflediği vurgulanmaktadır (s. 29). Bu yaklaşım, bölgesel güvenliğin ulusal çıkar odaklı, ekonomik entegrasyon ve siyasi normalleşme yoluyla tesis edilmesini öngörmektedir.
Strateji belgesinde Afrika, uzun yıllar dış yardım odaklı politikaların uygulandığı bir bölge olarak tanımlanmakta; ancak bu modelin sürdürülemez olduğu belirtilmektedir (s. 29). Belge, ABD’nin Afrika politikasını “yardım paradigmasından yatırım paradigmasına” geçirme hedefini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede ABD, kritik mineraller, enerji altyapısı ve ekonomik ortaklıklar gibi alanlarda Afrika’nın büyük rekabetin merkezî bir unsuru hâline geldiğini kabul etmektedir.
Ayrıca Afrika’daki çatışmalar ABD’nin dolaylı kriz yönetimi kapasitesiyle ilişkilendirilmekte; ancak ABD’nin bölgede uzun süreli askerî varlık kurmaktan kaçınması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu tutum, maliyet-etki dengesini öne çıkaran yeni bir Afrika yaklaşımının habercisidir.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.