Türkiye’nin 2026 yılında düzenlenecek COP31’e ev sahipliği yapma hakkını kazanması, ülkenin iklim diplomasisinde yeni bir döneme girildiğinin işaretidir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında gerçekleştirilen Taraflar Konferansı (COP) toplantıları, yalnızca iklim politikalarının şekillendiği teknik zirveler değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin, uluslararası ittifakların ve sürdürülebilir kalkınma vizyonlarının tartışıldığı, yüksek düzeyli diplomatik platformlardır. Bu nedenle COP31’in Türkiye tarafından üstlenilmesi, salt bir organizasyon başarısı değil; ülkenin çok taraflı sistemde görünürlüğünü artıran, müzakere kapasitesini güçlendiren ve küresel iklim yönetişiminin merkezindeki aktörlerden biri olmasını sağlayan stratejik bir gelişme niteliği taşımaktadır.
Türkiye’nin bu başarıyı elde etmesi, yalnızca mevcut diplomatik çabalarının değil, aynı zamanda geçmişteki büyük uluslararası organizasyon deneyimlerinin, bölgesel güç rolünün ve çok taraflı süreçlerdeki artan etkinliğinin bir sonucudur. G20 Dönem Başkanlığı, Dünya İnsani Zirvesi ve çeşitli üst düzey BM toplantılarında gösterilen kurumsal kapasite, Türkiye’nin bu ölçekte bir zirveyi yönetebileceğini uluslararası topluma daha önce kanıtlamıştır. COP31’in ev sahipliği, bu birikimin iklim diplomasisine yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin Adaylık Süreci ve Diplomatik Arka Plan
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapma süreci, uzun soluklu diplomatik girişimlerin, çok taraflı platformlardaki aktif pozisyonlanmanın ve iklim politikaları alanında görünürlüğün artırılmasına yönelik stratejik bir yaklaşımın ürünüdür. Adaylık kararı, yalnızca teknik düzeyde bir başvuru süreci olarak değil; Türkiye’nin küresel iklim müzakerelerine “yön veren” ülkeler arasına girme iradesinin dışa vurumu olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin adaylık süreci, 2022 yılı itibarıyla şekillenmeye başlamış; ilgili bakanlıklar, diplomatik heyetler ve iklim müzakerecileri aracılığıyla yürütülen çok boyutlu temaslarla uluslararası toplum nezdinde destek arayışına girilmiştir. Bu süreçte Türkiye, adaylığını tanımlarken “kapsayıcılık, işbirliği ve iklim adaleti” vurgularını ön plana çıkararak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farklı beklenti ve yükümlülüklerin dengelenmesine yönelik bir siyasi yaklaşım benimsemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin uzun süredir sürdürdüğü “köprü ülke” diplomasisinin iklim alanına yansıması niteliğindedir.
Adaylık görüşmeleri sırasında Avustralya’nın alternatif ev sahibi adayı olarak gündeme gelmesi, sürecin rekabetçi bir zeminde ilerlemesine neden olmuştur. Bu rekabet, Türkiye’nin diplomatik kapasitesini daha görünür biçimde ortaya koymuş; özellikle ikili temaslar, bölgesel uzlaşı girişimleri ve uluslararası kuruluşlarla yapılan stratejik görüşmeler, Türkiye’nin güçlü bir aday olarak öne çıkmasını sağlamıştır. Avustralya’nın adaylıktan çekilmesi ve çok taraflı aktörlerin Türkiye’ye destek açıklamaları sonrasında, Türkiye COP31 ev sahipliği ve dönem başkanlığı görevini üstlenmiştir. Böylece Türkiye, konferansın gündeminin belirlenmesi, hızlandırılması ve müzakere akışının yönetilmesi gibi kritik işlevlere de erişim kazanmıştır.
Bu süreçte Türkiye’nin diplomatik pozisyonunu güçlendiren unsurlardan biri de, uluslararası toplumla uyumlu bir iklim politikası çerçevesini içeren ulusal taahhütlerin yenilenmesi ve güncellenmesidir. 2053 Net Sıfır Emisyon hedefinin açıklanması, iklim değişikliğiyle mücadelede uzun vadeli bir stratejik vizyon ortaya koymuş ve ev sahipliği için önemli bir siyasi sinyal niteliği taşımıştır. Ayrıca Türkiye’nin yenilenebilir enerji alanındaki kapasite artışı, yeşil finansman mekanizmalarına yönelik açılımları ve sürdürülebilir kalkınma politikaları da adaylık sürecinin jeopolitik ve diplomatik bağlamını güçlendirmiştir.
Diplomatik Kazanımlar ve Stratejik Avantajlar
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapma hakkını elde etmesi, yalnızca prestijli bir uluslararası organizasyonu üstlenme başarısı değil; aynı zamanda ülkenin çok taraflı diplomasi, iklim yönetişimi ve küresel politika içindeki konumlanmasını güçlendiren kapsamlı bir diplomatik kazanımlar bütünüdür. Bu kazanımlar, hem uluslararası sistemdeki görünürlüğün artması hem de iklim politikaları bağlamında stratejik hareket alanının genişlemesi bakımından değerlendirilmelidir.
COP toplantıları, dünya liderlerinin, uluslararası kuruluşların, bilim insanlarının ve sivil toplum aktörlerinin en yoğun biçimde bir araya geldiği zirveler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, ülkeyi küresel iklim gündeminin merkezine taşımakta ve çok taraflı platformlarda görünürlüğünü dramatik biçimde artırmaktadır. Bu durum, hem siyasi hem ekonomik hem de normatif düzeyde Türkiye’nin uluslararası etkinliğine katkı sunmaktadır. Ev sahipliği aynı zamanda Türkiye’nin diplomatik temas kapasitesini büyük ölçekte genişletecek; yüzlerce üst düzey ikili görüşme ve bağlantı fırsatı yaratacaktır.
COP başkanlığı, yalnızca bir “ev sahipliği” rolü değil; müzakere süreçlerinin akışını düzenleyen, gündemi şekillendiren ve taraflar arasında uzlaşıyı kolaylaştıran güçlü bir diplomatik mekanizmadır. Türkiye’nin dönem başkanlığını üstlenecek olması, ülkeye iklim finansmanı, azaltım-adaptasyon dengesi, kayıp ve zarar mekanizmaları ve fosil yakıt azaltımı gibi kritik başlıklarda müzakerelerin yönünü belirleme imkânı sunmaktadır. Bu pozisyon, Türkiye’yi geleneksel olarak karar alma süreçlerinin kenarında duran bir aktörden, karar süreçlerini yönlendiren kilit bir aktöre dönüştürmektedir.
Türkiye, jeopolitik konumu ve dış politika geleneği itibarıyla gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında köprü rolü oynayabilecek kapasiteye sahiptir. COP31 sürecinde bu rol daha da belirginleşmektedir. Türkiye’nin kapsayıcılık, adalet ve işbirliği vurgularına dayalı yaklaşımı, iklim finansmanı tartışmalarında gelişmekte olan ülkelerin beklentilerinin görünür kılınmasını; gelişmiş ülkelerin ise daha gerçekçi ve uygulanabilir hedefler formüle etmesini kolaylaştırabilecek bir diplomatik zemin yaratmaktadır. Bu dinamik, Türkiye’nin küresel yönetişim mimarisi içerisindeki konumunu güçlendiren stratejik bir avantajdır.
Ev sahipliği, Türkiye’de kamu kurumları arasında iklim politikalarına yönelik koordinasyonun güçlenmesini; müzakere teknik kapasitesinin artmasını ve kurumsal yapılanmanın daha profesyonel bir zemine taşınmasını teşvik etmektedir. COP31 hazırlık süreci, bürokratik yapıda iklim değişikliği ile ilgili birimlerin güçlendirilmesi, veri altyapısının geliştirilmesi, yerel yönetim ve özel sektörün daha etkin süreçlere dahil edilmesi gibi sonuçlar doğuracaktır. Bu kurumsallaşma, Türkiye’nin uzun vadeli iklim hedeflerine daha sistematik ve sürdürülebilir bir biçimde yaklaşmasını sağlayacaktır.
Konferans sırasında binlerce delegenin ülkeye gelmesi, turizm, hizmet sektörü, ulaşım, yeşil teknoloji tanıtımı ve sürdürülebilirlik odaklı yatırımlar açısından önemli bir ekonomik hareketlilik yaratacaktır. Daha önemlisi, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeli, yeşil hidrojen stratejisi ve enerji dönüşümü projeleri, COP31 vesilesiyle uluslararası yatırımcılara ve fon sağlayıcılara tanıtılabilecek güçlü bir vitrin oluşturacaktır. Bu durum, Türkiye’nin “yeşil yatırım destinasyonu” olarak konumlanmasına katkı sunacaktır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.