Türkiye’nin Enerji Yürüyüşünde Berat Albayrak’ın Rolü

Enerji meselesi, modern devletlerin yalnızca ekonomik kalkınma hedeflerinin değil, aynı zamanda siyasi bağımsızlıklarının, diplomatik hareket alanlarının ve uluslararası saygınlıklarının da temel belirleyicilerinden biri haline gelmiştir. Türkiye, uzun yıllar boyunca enerji ithalatına mahkûm bir ülke olarak, hem ekonomik kaynaklarının önemli bir kısmını dışa aktarmış hem de enerji güvenliği açısından kırılgan bir dış politik çizgiye mahkûm kalmıştır. Ancak 2015 sonrasında, özellikle Berat Albayrak’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine gelmesiyle birlikte, bu tabloyu radikal biçimde dönüştürmeyi hedefleyen yerli ve millî bir enerji politikası inşa edilmeye başlanmıştır. Bu dönem, sadece yeni yatırımların yapıldığı bir zaman aralığı değil, aynı zamanda Türkiye’nin enerji stratejisini kökten değiştiren tarihsel bir kopuşun başlangıcıdır. Sondaj gemilerinden Karadeniz’deki doğalgaz keşfine, Gabar’da çıkarılan petrole ve nükleer enerji vizyonuna kadar birçok stratejik adım, Türkiye’nin kendi kaderini belirleme iradesinin enerji sahasındaki somut tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır. 

Enerji Millileşmesi: Kavramsal ve Kuramsal Bir Arayüz

Enerji, modern devletin varoluşsal alanlarından biridir. Bu alan yalnızca sanayi üretiminin, ulaşımın ya da şehirleşmenin motor gücü olarak değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin ve stratejik özerkliğin kurucu unsurudur. 20. yüzyıl boyunca enerji kaynaklarına sahip olmak, uluslararası sistemde güç sahibi olmanın en temel ölçütlerinden biri haline gelmiş; enerji arzı üzerinde denetim kuran ülkeler sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi nüfuz sahaları da inşa edebilmiştir. Dolayısıyla enerji politikaları, klasik kalkınma hedeflerinin ötesinde, jeopolitik bir tasavvurun da taşıyıcısıdır. Türkiye’nin enerji millileşmesi yönündeki çabalarını anlamak için bu geniş tarihsel ve kavramsal çerçevenin iyi okunması gerekir.

“Millî enerji” kavramı, yüzeysel bir “yerlilik” vurgusunun ötesinde, yapısal bir bağımsızlık arayışını ifade eder. Bu anlayış, enerji üretiminden dağıtım altyapısına, arama teknolojilerinden kurumsal organizasyona kadar her aşamada dışa bağımlılığı azaltmayı ve nihayetinde ortadan kaldırmayı hedefler. Bu yönüyle millî enerji, bir teknik proje değil, egemenlik mücadelesidir. Batı literatüründe “energy sovereignty” (enerji egemenliği) veya “strategic autonomy” (stratejik özerklik) kavramlarıyla karşılanan bu yaklaşım, enerji politikalarını uluslararası pazarlara entegre olma biçimiyle değil, o pazarlarda oyun kurucu olma yetkinliğiyle tanımlar.

Berat Albayrak’ın enerji bakanlığı döneminde inşa edilen vizyon da bu kuramsal zemine oturur. Millî Enerji ve Maden Politikası olarak ilan edilen çerçeve, yalnızca arz güvenliğini garanti altına almayı değil; Türkiye’yi kendi kaynaklarını kendi teknolojisiyle arayan, işleyen, dağıtan ve değerlendiren bir ülke haline getirmeyi amaçlamıştır. Bu yaklaşım, klasik ithalat merkezli enerji politikalarının ötesine geçerek, Türkiye’yi bölgesel ve küresel enerji denkleminde özne hâline getirme iddiasını taşımaktadır.

Berat Albayrak Dönemi Öncesi Enerji Politikalarının Karakteri

Türkiye, enerji arzı açısından uzun yıllar boyunca dışa bağımlılığı yüksek, stratejik öngörüsü zayıf ve kısa vadeli çözümlerle idare edilen bir yapı sergilemiştir. Bu durum yalnızca ekonomik anlamda büyük bir yük oluşturmamış, aynı zamanda dış politika esnekliğini sınırlayan, hatta zaman zaman dış ilişkilerde kırılganlık yaratan bir bağımlılık ilişkisini de beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin özellikle doğalgazda Rusya ve İran’a olan yapısal bağımlılığı, enerji politikalarını bir dış politika enstrümanına dönüştürmek yerine, dış politikayla uyumlu bir kırılganlık alanına çevirmiştir.

Bu dönemde uygulanan enerji politikalarının temel karakteri, “arz güvenliği”ne indirgenmiş ve bu güvenliğin sağlanması da büyük ölçüde ithalat kontratlarıyla tanımlanmıştır. Yerli kaynakların keşfi, sondaj kapasitesinin artırılması, teknoloji üretimi ya da kurumsal altyapının güçlendirilmesi gibi kalıcı stratejik hamleler ya göz ardı edilmiş ya da günü kurtaran göstermelik adımlarla sınırlandırılmıştır. Yıllar boyunca Türkiye’nin enerji politikası, ithalatçı bir mantıkla yürütülmüş; devlete ait enerji kurumları ise bu döngünün teknik yürütücüleri olmaktan öteye geçememiştir.

Ayrıca kamunun enerji yatırımları üzerindeki kontrolü zayıflamış, enerji politikası büyük ölçüde piyasa aktörlerinin kısa vadeli çıkarlarına teslim edilmiştir. Bu yapı, kamu-özel işbirliği modelleri üzerinden şekillenmiş ama ne üretimde ne teknolojide yerlileşme hedefini güçlü biçimde sahiplenmiştir. Yani Türkiye, enerji stratejisini inşa etmekten çok, başkalarının inşa ettiği dengelere uyum sağlamakla yetinmiştir.

Bu yapısal tablo içinde Berat Albayrak’ın bakan olarak göreve gelmesi, sadece yeni bir yöneticinin işbaşına gelmesi değil; aynı zamanda bu edilgen ve bağımlı enerji paradigmasının köklü bir sorgulamasını ve dönüşümünü ifade etmiştir. Onun döneminde geliştirilen enerji politikası, sadece mevcut durumu yönetmeye değil, onu değiştirmeye yönelmiş, kısa vadeli denge siyasetini reddederek, uzun vadeli bir egemenlik vizyonunu merkeze almıştır.

Stratejik Hamleler ve Yapısal Dönüşüm: Albayrak Döneminin Ayırt Edici Özellikleri

Berat Albayrak’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı dönemi (2015–2018), Türkiye’nin enerji tarihinde alışılmış kalıpların dışına çıkılarak millî bir stratejinin hayata geçirildiği özel bir evreyi temsil eder. Bu dönemde yalnızca vizyoner söylemlerle değil, somut ve sistematik adımlarla Türkiye’nin enerji politikalarında paradigmatik bir kırılma sağlanmıştır. Albayrak’ın liderliğinde geliştirilen yaklaşım, Türkiye’nin pasif tüketici konumundan çıkıp aktif bir üretici ve enerji diplomasisi yürüten bölgesel aktör haline dönüşmesi yönünde güçlü bir irade ortaya koymuştur.

Bu dönüşümün temel yapı taşlarından biri, Türkiye’nin ilk milli sondaj filosunun oluşturulmasıdır. Albayrak döneminde önce Fatih, ardından Yavuz ve Kanuni isimli derin deniz sondaj gemileri Türkiye’nin envanterine katılmış; bu hamle, Türkiye’nin enerji arama kapasitesini dışa bağımlı müteahhitlik modellerinden kurtararak millîleşmesini sağlamıştır. Bu filoyla birlikte Karadeniz’de yürütülen arama faaliyetleri, 2020’de Tuna-1 sahasında Türkiye tarihinin en büyük doğalgaz keşfiyle (320 milyar m³, sonra revize edilerek 405 milyar m³) sonuçlanmıştır. Bu başarı, bir rastlantı değil; Albayrak’ın başlattığı uzun soluklu bir stratejik vizyonun meyvesidir.

Bir diğer stratejik kırılma noktası ise, Doğu Akdeniz’deki enerji aramaları ve bu çerçevede geliştirilen Mavi Vatandoktrinine entegrasyon sürecidir. Türkiye, Albayrak’ın döneminde yalnızca karasal değil deniz yetki alanlarında da enerji haklarını aktif biçimde savunur hale gelmiş, Libya ile yapılan deniz yetki alanı anlaşması gibi hamlelerle enerji diplomasisini jeopolitik vizyonla bütünleştirmiştir. Bu dönemde enerji, yalnızca teknik değil; aynı zamanda egemenlik alanı olarak değerlendirilmiştir.

Gabar Dağı’nda çıkarılan petrol, Albayrak’ın attığı yapısal dönüşüm adımlarının kara keşiflerinde de karşılık bulduğunu göstermektedir. TPAO’nun kurumsal kapasitesinin artırılması, yerli mühendisliğin güçlendirilmesi ve keşif teknolojilerine yapılan yatırımlar, bu tür başarılara zemin hazırlamıştır. Albayrak’ın çizdiği çerçevede petrol ve doğalgaz arama faaliyetleri, ithalatın ikamesinden çok daha fazlası; enerji alanında bağımsızlık ve onur mücadelesi olarak kavramsallaştırılmıştır.

Bu vizyonun bir başka boyutu da nükleer enerji politikalarıdır. Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesi, Albayrak döneminde hız kazanmış; Rusya ile yapılan işbirliğiyle Türkiye’nin enerji üretim portföyünde nükleer güç devreye alınmaya başlanmıştır. Buradaki temel amaç, hem enerjide kaynak çeşitliliğini sağlamak hem de yüksek teknoloji alanında yeni bir egemenlik başlığı açmaktır.

Tüm bu teknik ve stratejik hamlelerin ardında, kurumsal yapının yeniden şekillendirilmesi ve enerji bürokrasisinin millî vizyon doğrultusunda dönüştürülmesi yatmaktadır. TPAO, BOTAŞ, MTA gibi kurumlar yalnızca yönetsel değil zihinsel dönüşüme de tabi tutulmuş; devletin enerji alanındaki refleksi yeniden inşa edilmiştir. Bu süreç, sadece bir bakanlık performansı değil, bir devlet aklının yeniden kodlanması olarak okunmalıdır.

Enerji Politikalarının Diplomatik ve Jeopolitik Yansımaları

Enerji, modern dünyada yalnızca bir üretim girdisi değil; aynı zamanda bir dış politika enstrümanıdır. Büyük güçlerin enerjiye sahip olmak kadar, enerji üzerinde nüfuz kurmaya çalışmasının nedeni de budur. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca enerjiye dışsal bir unsur gibi yaklaşması, onu enerji üzerinden oyun kuran değil; enerji politikalarının dış etkilerine maruz kalan bir ülke konumuna hapsetmiştir. Ancak Berat Albayrak döneminde şekillenen millî enerji vizyonu, bu edilgenliği kırmayı, enerji üzerinden uluslararası dengelere etki edebilen bir aktör olmayı hedeflemiştir.

Albayrak’ın döneminde geliştirilen enerji politikaları, dış politikada Türkiye’nin manevra alanını genişletmiş; enerji ithalatına dayalı dışa bağımlılık yapısal olarak sorgulanırken, enerji üzerinden yürütülen çok taraflı diplomatik açılımlar da hız kazanmıştır. Özellikle Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki enerji arama faaliyetleri, Türkiye’nin egemenlik haklarını savunduğu jeopolitik alanlara dönüşmüş; enerji politikası, savunma ve dış politika ile senkronize yürütülmüştür. Karadeniz’deki doğalgaz keşfi sonrası Avrupa enerji denkleminde Türkiye’nin yeni rolü tartışılmaya başlanmış; Rusya ve Azerbaycan’la sürdürülen enerji ilişkileri stratejik bir ortaklık boyutuna taşınmıştır.

Doğu Akdeniz ise Türkiye’nin enerji politikalarının doğrudan jeopolitik bir kırılma alanına dönüştüğü örneklerden biridir. Burada yalnızca enerji aramakla kalmayan Türkiye, aynı zamanda deniz yetki alanlarını belirlemeye yönelik uluslararası hukuka dayalı girişimlerde bulunmuş; Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail’in Türkiye’yi dışlamaya çalışan deniz projelerine karşı aktif diplomatik ve askeri refleksler göstermiştir. Libya ile yapılan deniz yetki alanı anlaşması, enerji diplomasisinin yalnızca boru hattı diplomasisinden ibaret olmadığını, gerektiğinde yeni ittifaklar ve doktrinlerle şekillendirilebileceğini göstermiştir. Bu süreçte Albayrak’ın enerji politikasındaki kararlılığı, dış politika karar alma mekanizmalarını da etkileyen bir dinamizm üretmiştir.

Berat Albayrak döneminde enerji meselesi, yalnızca teknik kapasite artırımı ya da kaynak keşfiyle sınırlı kalmamış; Türkiye’nin diplomatik haritasının yeniden çizilmesinde de etkin bir unsur haline gelmiştir. Bu vizyonun merkezinde, enerjiyi bir “bağımsızlık sorunu” olarak gören ve bu nedenle enerjiyle dış politika arasında ayrım yapmayan bir stratejik bütünlük anlayışı yer almaktadır. Türkiye’nin son yıllarda Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar genişleyen diplomatik etkinliği, enerji politikalarının açtığı alanla doğrudan ilişkilidir. Enerji, artık yalnızca iç politikada ekonomik bir mesele değil, dış politikada caydırıcı ve kurucu bir araç olarak değerlendirilmektedir.

Algı Siyaseti, Medya Operasyonları ve Toplumsal Algı

Berat Albayrak, enerji politikaları bağlamında ortaya koyduğu vizyoner hamlelerle Türkiye’nin yapısal dönüşümüne yön veren bir aktör haline gelmiş olsa da, kamuoyunda bu çaba hak ettiği entelektüel ve siyasal karşılığı bulamamıştır. Bu durum, Türkiye’de siyaset ile hakikat, performans ile algı arasındaki derin yarılmayı açık biçimde ortaya koymaktadır. Albayrak, çoğu zaman yürüttüğü politikaların içeriğinden çok, kimliği ve siyasi pozisyonu üzerinden değerlendirilen bir figüre indirgenmiş; bu da onun devlet içindeki yapıcı rolünün toplum nezdinde görünmezleşmesine neden olmuştur.

Özellikle “damat” söylemi üzerinden şekillenen algı operasyonları, modern Türk siyasal tarihinde nadir görülen bir linç kültürünü tetiklemiştir. Albayrak’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olması, kamu görevine atanmasında bir imtiyaz değil; kamuoyu önünde bir mahkûmiyet gerekçesi olarak kullanılmıştır. Oysa bu tür ailevi yakınlıklar, Batı demokrasilerinde bile teknik liyakatle harmanlandığında normal karşılanan durumlar arasında yer alır. Ne var ki Türkiye’de bu durum, muhalif siyasal dilde bir “ahlaki suçlama” formuna bürünmüş ve Albayrak’ın attığı her yapısal adım, bu söylemle gölgelenmiştir.

Bürokratik liyakat ile siyasal aidiyet arasındaki gerilim, Albayrak örneğinde çarpıcı biçimde açığa çıkmıştır. Kendisi bir akademisyen, finans uzmanı ve enerji politikaları üzerine sistematik okumalara sahip bir teknokrat kimliğiyle göreve gelmiş olsa da; muhalif çevrelerde sıklıkla bir “atanmış” gibi gösterilmiş, liyakati sorgulanmıştır. Oysa enerji politikaları gibi yüksek teknik yeterlilik ve stratejik akıl gerektiren bir alanda yürüttüğü çalışmalar, klasik teknokratların ötesine geçen, yapısal vizyon sahibi bir devlet adamı profilini ortaya koymuştur. Bu bağlamda Albayrak, Türkiye’de bürokrasinin sadece idari değil, aynı zamanda ideolojik olarak da kuşatıldığını gösteren bir simaya dönüşmüştür.

Bu süreçte medya, hakikatin değil, siyasallaşmış algının taşıyıcısı olarak hareket etmiş; özellikle sosyal medya mecralarında yürütülen yıpratma kampanyaları, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları tamamen silikleştirmiştir. Albayrak örneği, Türkiye’de medyanın çoğu zaman yalnızca muhalefet üretmediğini, aynı zamanda karakter imhası işlevi gören bir “toplumsal mühendislik aygıtı”na da dönüşebileceğini göstermiştir. Modern çağın en tehlikeli propagandası, açık yalanlarla değil, çarpıtılmış gerçeklerle yapılır. Berat Albayrak hakkında inşa edilen algı da bu yöntemin prototipi olmuştur.

Türkiye’nin Enerji Yürüyüşünde Berat Albayrak’ın Rolü

Enerji meselesi, modern devletlerin yalnızca ekonomik kalkınma hedeflerinin değil, aynı zamanda siyasi bağımsızlıklarının, diplomatik hareket alanlarının ve uluslararası saygınlıklarının da temel belirleyicilerinden biri haline gelmiştir. Türkiye, uzun yıllar boyunca enerji ithalatına mahkûm bir ülke olarak, hem ekonomik kaynaklarının önemli bir kısmını dışa aktarmış hem de enerji güvenliği açısından kırılgan bir dış politik çizgiye mahkûm kalmıştır. Ancak 2015 sonrasında, özellikle Berat Albayrak’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine gelmesiyle birlikte, bu tabloyu radikal biçimde dönüştürmeyi hedefleyen yerli ve millî bir enerji politikası inşa edilmeye başlanmıştır. Bu dönem, sadece yeni yatırımların yapıldığı bir zaman aralığı değil, aynı zamanda Türkiye’nin enerji stratejisini kökten değiştiren tarihsel bir kopuşun başlangıcıdır. Sondaj gemilerinden Karadeniz’deki doğalgaz keşfine, Gabar’da çıkarılan petrole ve nükleer enerji vizyonuna kadar birçok stratejik adım, Türkiye’nin kendi kaderini belirleme iradesinin enerji sahasındaki somut tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır. 

Enerji Millileşmesi: Kavramsal ve Kuramsal Bir Arayüz

Enerji, modern devletin varoluşsal alanlarından biridir. Bu alan yalnızca sanayi üretiminin, ulaşımın ya da şehirleşmenin motor gücü olarak değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin ve stratejik özerkliğin kurucu unsurudur. 20. yüzyıl boyunca enerji kaynaklarına sahip olmak, uluslararası sistemde güç sahibi olmanın en temel ölçütlerinden biri haline gelmiş; enerji arzı üzerinde denetim kuran ülkeler sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi nüfuz sahaları da inşa edebilmiştir. Dolayısıyla enerji politikaları, klasik kalkınma hedeflerinin ötesinde, jeopolitik bir tasavvurun da taşıyıcısıdır. Türkiye’nin enerji millileşmesi yönündeki çabalarını anlamak için bu geniş tarihsel ve kavramsal çerçevenin iyi okunması gerekir.

“Millî enerji” kavramı, yüzeysel bir “yerlilik” vurgusunun ötesinde, yapısal bir bağımsızlık arayışını ifade eder. Bu anlayış, enerji üretiminden dağıtım altyapısına, arama teknolojilerinden kurumsal organizasyona kadar her aşamada dışa bağımlılığı azaltmayı ve nihayetinde ortadan kaldırmayı hedefler. Bu yönüyle millî enerji, bir teknik proje değil, egemenlik mücadelesidir. Batı literatüründe “energy sovereignty” (enerji egemenliği) veya “strategic autonomy” (stratejik özerklik) kavramlarıyla karşılanan bu yaklaşım, enerji politikalarını uluslararası pazarlara entegre olma biçimiyle değil, o pazarlarda oyun kurucu olma yetkinliğiyle tanımlar.

Berat Albayrak’ın enerji bakanlığı döneminde inşa edilen vizyon da bu kuramsal zemine oturur. Millî Enerji ve Maden Politikası olarak ilan edilen çerçeve, yalnızca arz güvenliğini garanti altına almayı değil; Türkiye’yi kendi kaynaklarını kendi teknolojisiyle arayan, işleyen, dağıtan ve değerlendiren bir ülke haline getirmeyi amaçlamıştır. Bu yaklaşım, klasik ithalat merkezli enerji politikalarının ötesine geçerek, Türkiye’yi bölgesel ve küresel enerji denkleminde özne hâline getirme iddiasını taşımaktadır.

Berat Albayrak Dönemi Öncesi Enerji Politikalarının Karakteri

Türkiye, enerji arzı açısından uzun yıllar boyunca dışa bağımlılığı yüksek, stratejik öngörüsü zayıf ve kısa vadeli çözümlerle idare edilen bir yapı sergilemiştir. Bu durum yalnızca ekonomik anlamda büyük bir yük oluşturmamış, aynı zamanda dış politika esnekliğini sınırlayan, hatta zaman zaman dış ilişkilerde kırılganlık yaratan bir bağımlılık ilişkisini de beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin özellikle doğalgazda Rusya ve İran’a olan yapısal bağımlılığı, enerji politikalarını bir dış politika enstrümanına dönüştürmek yerine, dış politikayla uyumlu bir kırılganlık alanına çevirmiştir.

Bu dönemde uygulanan enerji politikalarının temel karakteri, “arz güvenliği”ne indirgenmiş ve bu güvenliğin sağlanması da büyük ölçüde ithalat kontratlarıyla tanımlanmıştır. Yerli kaynakların keşfi, sondaj kapasitesinin artırılması, teknoloji üretimi ya da kurumsal altyapının güçlendirilmesi gibi kalıcı stratejik hamleler ya göz ardı edilmiş ya da günü kurtaran göstermelik adımlarla sınırlandırılmıştır. Yıllar boyunca Türkiye’nin enerji politikası, ithalatçı bir mantıkla yürütülmüş; devlete ait enerji kurumları ise bu döngünün teknik yürütücüleri olmaktan öteye geçememiştir.

Ayrıca kamunun enerji yatırımları üzerindeki kontrolü zayıflamış, enerji politikası büyük ölçüde piyasa aktörlerinin kısa vadeli çıkarlarına teslim edilmiştir. Bu yapı, kamu-özel işbirliği modelleri üzerinden şekillenmiş ama ne üretimde ne teknolojide yerlileşme hedefini güçlü biçimde sahiplenmiştir. Yani Türkiye, enerji stratejisini inşa etmekten çok, başkalarının inşa ettiği dengelere uyum sağlamakla yetinmiştir.

Bu yapısal tablo içinde Berat Albayrak’ın bakan olarak göreve gelmesi, sadece yeni bir yöneticinin işbaşına gelmesi değil; aynı zamanda bu edilgen ve bağımlı enerji paradigmasının köklü bir sorgulamasını ve dönüşümünü ifade etmiştir. Onun döneminde geliştirilen enerji politikası, sadece mevcut durumu yönetmeye değil, onu değiştirmeye yönelmiş, kısa vadeli denge siyasetini reddederek, uzun vadeli bir egemenlik vizyonunu merkeze almıştır.

Stratejik Hamleler ve Yapısal Dönüşüm: Albayrak Döneminin Ayırt Edici Özellikleri

Berat Albayrak’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı dönemi (2015–2018), Türkiye’nin enerji tarihinde alışılmış kalıpların dışına çıkılarak millî bir stratejinin hayata geçirildiği özel bir evreyi temsil eder. Bu dönemde yalnızca vizyoner söylemlerle değil, somut ve sistematik adımlarla Türkiye’nin enerji politikalarında paradigmatik bir kırılma sağlanmıştır. Albayrak’ın liderliğinde geliştirilen yaklaşım, Türkiye’nin pasif tüketici konumundan çıkıp aktif bir üretici ve enerji diplomasisi yürüten bölgesel aktör haline dönüşmesi yönünde güçlü bir irade ortaya koymuştur.

Bu dönüşümün temel yapı taşlarından biri, Türkiye’nin ilk milli sondaj filosunun oluşturulmasıdır. Albayrak döneminde önce Fatih, ardından Yavuz ve Kanuni isimli derin deniz sondaj gemileri Türkiye’nin envanterine katılmış; bu hamle, Türkiye’nin enerji arama kapasitesini dışa bağımlı müteahhitlik modellerinden kurtararak millîleşmesini sağlamıştır. Bu filoyla birlikte Karadeniz’de yürütülen arama faaliyetleri, 2020’de Tuna-1 sahasında Türkiye tarihinin en büyük doğalgaz keşfiyle (320 milyar m³, sonra revize edilerek 405 milyar m³) sonuçlanmıştır. Bu başarı, bir rastlantı değil; Albayrak’ın başlattığı uzun soluklu bir stratejik vizyonun meyvesidir.

Bir diğer stratejik kırılma noktası ise, Doğu Akdeniz’deki enerji aramaları ve bu çerçevede geliştirilen Mavi Vatandoktrinine entegrasyon sürecidir. Türkiye, Albayrak’ın döneminde yalnızca karasal değil deniz yetki alanlarında da enerji haklarını aktif biçimde savunur hale gelmiş, Libya ile yapılan deniz yetki alanı anlaşması gibi hamlelerle enerji diplomasisini jeopolitik vizyonla bütünleştirmiştir. Bu dönemde enerji, yalnızca teknik değil; aynı zamanda egemenlik alanı olarak değerlendirilmiştir.

Gabar Dağı’nda çıkarılan petrol, Albayrak’ın attığı yapısal dönüşüm adımlarının kara keşiflerinde de karşılık bulduğunu göstermektedir. TPAO’nun kurumsal kapasitesinin artırılması, yerli mühendisliğin güçlendirilmesi ve keşif teknolojilerine yapılan yatırımlar, bu tür başarılara zemin hazırlamıştır. Albayrak’ın çizdiği çerçevede petrol ve doğalgaz arama faaliyetleri, ithalatın ikamesinden çok daha fazlası; enerji alanında bağımsızlık ve onur mücadelesi olarak kavramsallaştırılmıştır.

Bu vizyonun bir başka boyutu da nükleer enerji politikalarıdır. Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesi, Albayrak döneminde hız kazanmış; Rusya ile yapılan işbirliğiyle Türkiye’nin enerji üretim portföyünde nükleer güç devreye alınmaya başlanmıştır. Buradaki temel amaç, hem enerjide kaynak çeşitliliğini sağlamak hem de yüksek teknoloji alanında yeni bir egemenlik başlığı açmaktır.

Tüm bu teknik ve stratejik hamlelerin ardında, kurumsal yapının yeniden şekillendirilmesi ve enerji bürokrasisinin millî vizyon doğrultusunda dönüştürülmesi yatmaktadır. TPAO, BOTAŞ, MTA gibi kurumlar yalnızca yönetsel değil zihinsel dönüşüme de tabi tutulmuş; devletin enerji alanındaki refleksi yeniden inşa edilmiştir. Bu süreç, sadece bir bakanlık performansı değil, bir devlet aklının yeniden kodlanması olarak okunmalıdır.

Enerji Politikalarının Diplomatik ve Jeopolitik Yansımaları

Enerji, modern dünyada yalnızca bir üretim girdisi değil; aynı zamanda bir dış politika enstrümanıdır. Büyük güçlerin enerjiye sahip olmak kadar, enerji üzerinde nüfuz kurmaya çalışmasının nedeni de budur. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca enerjiye dışsal bir unsur gibi yaklaşması, onu enerji üzerinden oyun kuran değil; enerji politikalarının dış etkilerine maruz kalan bir ülke konumuna hapsetmiştir. Ancak Berat Albayrak döneminde şekillenen millî enerji vizyonu, bu edilgenliği kırmayı, enerji üzerinden uluslararası dengelere etki edebilen bir aktör olmayı hedeflemiştir.

Albayrak’ın döneminde geliştirilen enerji politikaları, dış politikada Türkiye’nin manevra alanını genişletmiş; enerji ithalatına dayalı dışa bağımlılık yapısal olarak sorgulanırken, enerji üzerinden yürütülen çok taraflı diplomatik açılımlar da hız kazanmıştır. Özellikle Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki enerji arama faaliyetleri, Türkiye’nin egemenlik haklarını savunduğu jeopolitik alanlara dönüşmüş; enerji politikası, savunma ve dış politika ile senkronize yürütülmüştür. Karadeniz’deki doğalgaz keşfi sonrası Avrupa enerji denkleminde Türkiye’nin yeni rolü tartışılmaya başlanmış; Rusya ve Azerbaycan’la sürdürülen enerji ilişkileri stratejik bir ortaklık boyutuna taşınmıştır.

Doğu Akdeniz ise Türkiye’nin enerji politikalarının doğrudan jeopolitik bir kırılma alanına dönüştüğü örneklerden biridir. Burada yalnızca enerji aramakla kalmayan Türkiye, aynı zamanda deniz yetki alanlarını belirlemeye yönelik uluslararası hukuka dayalı girişimlerde bulunmuş; Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail’in Türkiye’yi dışlamaya çalışan deniz projelerine karşı aktif diplomatik ve askeri refleksler göstermiştir. Libya ile yapılan deniz yetki alanı anlaşması, enerji diplomasisinin yalnızca boru hattı diplomasisinden ibaret olmadığını, gerektiğinde yeni ittifaklar ve doktrinlerle şekillendirilebileceğini göstermiştir. Bu süreçte Albayrak’ın enerji politikasındaki kararlılığı, dış politika karar alma mekanizmalarını da etkileyen bir dinamizm üretmiştir.

Berat Albayrak döneminde enerji meselesi, yalnızca teknik kapasite artırımı ya da kaynak keşfiyle sınırlı kalmamış; Türkiye’nin diplomatik haritasının yeniden çizilmesinde de etkin bir unsur haline gelmiştir. Bu vizyonun merkezinde, enerjiyi bir “bağımsızlık sorunu” olarak gören ve bu nedenle enerjiyle dış politika arasında ayrım yapmayan bir stratejik bütünlük anlayışı yer almaktadır. Türkiye’nin son yıllarda Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar genişleyen diplomatik etkinliği, enerji politikalarının açtığı alanla doğrudan ilişkilidir. Enerji, artık yalnızca iç politikada ekonomik bir mesele değil, dış politikada caydırıcı ve kurucu bir araç olarak değerlendirilmektedir.

Algı Siyaseti, Medya Operasyonları ve Toplumsal Algı

Berat Albayrak, enerji politikaları bağlamında ortaya koyduğu vizyoner hamlelerle Türkiye’nin yapısal dönüşümüne yön veren bir aktör haline gelmiş olsa da, kamuoyunda bu çaba hak ettiği entelektüel ve siyasal karşılığı bulamamıştır. Bu durum, Türkiye’de siyaset ile hakikat, performans ile algı arasındaki derin yarılmayı açık biçimde ortaya koymaktadır. Albayrak, çoğu zaman yürüttüğü politikaların içeriğinden çok, kimliği ve siyasi pozisyonu üzerinden değerlendirilen bir figüre indirgenmiş; bu da onun devlet içindeki yapıcı rolünün toplum nezdinde görünmezleşmesine neden olmuştur.

Özellikle “damat” söylemi üzerinden şekillenen algı operasyonları, modern Türk siyasal tarihinde nadir görülen bir linç kültürünü tetiklemiştir. Albayrak’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olması, kamu görevine atanmasında bir imtiyaz değil; kamuoyu önünde bir mahkûmiyet gerekçesi olarak kullanılmıştır. Oysa bu tür ailevi yakınlıklar, Batı demokrasilerinde bile teknik liyakatle harmanlandığında normal karşılanan durumlar arasında yer alır. Ne var ki Türkiye’de bu durum, muhalif siyasal dilde bir “ahlaki suçlama” formuna bürünmüş ve Albayrak’ın attığı her yapısal adım, bu söylemle gölgelenmiştir.

Bürokratik liyakat ile siyasal aidiyet arasındaki gerilim, Albayrak örneğinde çarpıcı biçimde açığa çıkmıştır. Kendisi bir akademisyen, finans uzmanı ve enerji politikaları üzerine sistematik okumalara sahip bir teknokrat kimliğiyle göreve gelmiş olsa da; muhalif çevrelerde sıklıkla bir “atanmış” gibi gösterilmiş, liyakati sorgulanmıştır. Oysa enerji politikaları gibi yüksek teknik yeterlilik ve stratejik akıl gerektiren bir alanda yürüttüğü çalışmalar, klasik teknokratların ötesine geçen, yapısal vizyon sahibi bir devlet adamı profilini ortaya koymuştur. Bu bağlamda Albayrak, Türkiye’de bürokrasinin sadece idari değil, aynı zamanda ideolojik olarak da kuşatıldığını gösteren bir simaya dönüşmüştür.

Bu süreçte medya, hakikatin değil, siyasallaşmış algının taşıyıcısı olarak hareket etmiş; özellikle sosyal medya mecralarında yürütülen yıpratma kampanyaları, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları tamamen silikleştirmiştir. Albayrak örneği, Türkiye’de medyanın çoğu zaman yalnızca muhalefet üretmediğini, aynı zamanda karakter imhası işlevi gören bir “toplumsal mühendislik aygıtı”na da dönüşebileceğini göstermiştir. Modern çağın en tehlikeli propagandası, açık yalanlarla değil, çarpıtılmış gerçeklerle yapılır. Berat Albayrak hakkında inşa edilen algı da bu yöntemin prototipi olmuştur.


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın