Türkiye’nin son yirmi yılı, yalnızca siyasi kadroların değişimiyle sınırlı olmayan, aynı zamanda bürokrasinin zihniyet dünyasında da derin bir dönüşümün yaşandığı bir dönem olmuştur. Klasik anlamda “devlet memuru” profilinden farklı olarak, çağın dinamiklerini okuyan, küresel ölçekte rekabet edebilecek bilgi donanımına sahip ve çoğu zaman teknopolitik söylemle şekillenen yeni bir yönetici tipi öne çıkmıştır. Bu figürler, siyasi aktörlerle uyumlu çalışan ancak kendine has uzmanlık alanlarında belirleyici roller üstlenen bir karakter taşımaktadır.
Geleneksel siyaset anlayışının hâkim olduğu dönemlerde, teknik bilgi çoğu zaman arka planda bırakılmış, karar alma süreçleri ideolojik önceliklerle biçimlenmişti. Oysa dijitalleşen dünyada, büyük veri, yapay zekâ, yüksek teknoloji ve yerli üretim gibi alanlar artık sadece ekonomik değil, stratejik ve hatta jeopolitik birer mesele haline gelmiştir. Bu yeni meydan okumalar, klasik siyasetçi profilinin ötesinde, bilimsel yetkinliğiyle ön plana çıkan aktörlerin sistem içinde yükselmesini zorunlu kılmıştır.
Bu bağlamda, Türkiye’de bir süredir gözlemlenen “teknokratik siyaset” eğilimi, sadece bir tercihin değil, aynı zamanda bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle sanayi, teknoloji ve dijital dönüşüm gibi alanlarda görev alan bazı figürler, devletin modernizasyon sürecinde merkezi roller üstlenmiş, kamu-özel iş birliklerini yeniden tanımlayacak bir kurumsal vizyon ortaya koymuştur. Bu isimler arasında, kamuoyunda çokça tartışılmayan fakat sistem içinde etkisi giderek artan bir profil, yeni Türkiye’nin yönetim aklını temsil eden örnek bir figür olarak öne çıkmaktadır.
Akademiden Siyasete: Bir Zihniyet Haritası
Mustafa Varank’ın kariyer rotası, yalnızca kişisel bir yükseliş hikâyesi olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin son yirmi yılda geçirdiği zihinsel dönüşümün bir yansıması olarak ele alınmalıdır. ODTÜ gibi Türkiye’nin entelektüel üretim gelenekleri açısından köklü bir kurumundan mezun oluşu, ardından ABD’de, Indiana Üniversitesi’nde bilgi teknolojileri üzerine sürdürdüğü yüksek lisans eğitimi ve akademik çalışmalar, onu sadece teknik açıdan değil, aynı zamanda kavramsal düzeyde de donanımlı bir aktöre dönüştürmüştür. Bu birikim, daha sonra kamu görevlerine taşındığında, karar alma süreçlerine analitik bir bakış açısını, veri temelli düşünmeyi ve stratejik planlamayı içselleştirmiş bir yaklaşım olarak yansımıştır.
Varank’ın kamusal alandaki yükselişi, Türkiye’de siyaset ve bürokrasinin iç içe geçtiği bir dönemde teknokratik aklın öne çıkışına da işaret etmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamına yakınlığı, hem siyasal güvenin hem de idari kapasitenin kesişim noktasında bir figür olduğunu düşündürmektedir. Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevinde ortaya koyduğu politika çerçevesi, uzun vadeli hedefler ile somut uygulamalar arasında kurulan dengeyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu tür bir profil, Türkiye’nin yönetim tarihinde çok sık karşılaşılan bir figür değildir. Ne klasik bir teknokrat soğukluğuna sahiptir ne de popülist bir siyasi dil kullanır. Aksine, teknik bilgiyi kamusal söyleme adapte etme yetkinliği, onu günümüzün karmaşık yönetim ortamında anlamlı kılmaktadır. Burada Varank’ın temsil ettiği zihniyet, doğrudan söylemlerden çok, kurumsal düzenlemelerde, stratejik belgelerde ve uygulama planlarında kendini hissettiren bir dönüşümün ifadesidir. Yani bir tür “söz yerine eylemle konuşan” kamu figürü…
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Varank’ın siyaset sahnesindeki varlığı, bireysel bir başarıdan ziyade yapısal bir geçişin göstergesi olarak okunmalıdır. Modern devlet aklının giderek daha fazla bilgiye, uzmanlığa ve sistem düşüncesine ihtiyaç duyduğu bir çağda, onun gibi isimlerin önemi, sadece geçmiş başarılarla değil, inşa ettikleri yönetişim zeminleriyle belirlenmektedir.
Dijital Devlet, Yerli Sanayi ve Stratejik Öngörü
21.yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, devletlerin sadece kamu hizmetlerini sunan yapılar değil, aynı zamanda teknoloji üreten, inovasyonu yöneten ve ekonomik rekabeti stratejik düzeyde kurgulayan organizmalar haline geldiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu yeni konjonktürde, özellikle gelişmekte olan ülkeler için “sanayileşme” kavramı artık salt üretim hacmiyle değil, teknoloji yoğunluğu, katma değer seviyesi ve özgünlük derecesiyle ölçülmektedir. Türkiye’nin bu alandaki yönelimi ise, özellikle 2018 sonrasında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı öncülüğünde sistematik bir çerçeveye oturmuş ve belirli sembol projelerle kamusal hafızaya yerleşmiştir.
Mustafa Varank, bu dönüşümün yalnızca uygulayıcısı değil, aynı zamanda entelektüel mimarlarından biri olarak değerlendirilebilir. Bakanlık süresince izlediği politika hattı, klasik sanayi politikalarının ötesine geçerek dijitalleşme, yapay zekâ, uzay teknolojileri, savunma sanayi ve yerli otomobil gibi alanlara odaklanmıştır. Bu yaklaşım, devletin rolünü piyasa düzenleyicisinden çok, teknoloji stratejisti ve ekosistem kurucusu haline getirmeyi amaçlamıştır. Varank’ın bu perspektifi, yalnızca sektörel yatırımların değil, aynı zamanda düşünsel bir yönelimin ürünüdür.
Bu bağlamda TOGG projesi, sıkça otomotiv sektörüne yönelik bir hamle olarak algılansa da, aslında yerli batarya teknolojilerinden dijital altyapıya, mobilite politikalarından yapay zekâya kadar uzanan çok katmanlı bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Benzer biçimde, TEKNOFEST organizasyonları da yalnızca gençlere dönük bir etkinlik olmanın ötesinde, Türkiye’nin gelecekteki bilimsel ve teknolojik kapasitesine dönük bir kültürel yatırım olarak konumlanmıştır. Bu tür projelerin arkasında yatan stratejik bakış açısı, toplumu sadece teknoloji tüketicisi değil, aynı zamanda üreticisi ve tasarımcısı olarak konumlandırma hedefidir.
Varank’ın bu politikaları yönlendirme biçimi, kısa vadeli kazanımlardan çok uzun vadeli kurumsal kapasiteye yatırım yapan bir anlayışa işaret etmektedir. Bu da onu sadece “bakan” sıfatına indirgenemeyecek bir figür haline getirir. Bir tür stratejik zihin mimarı olarak, onun yürüttüğü çalışmaların temelinde, çağın ruhunu okuma ve bu ruhun gereklerine uygun bir devlet tasavvuru inşa etme çabası görülmektedir.
Türkiye’nin sanayi ve teknoloji vizyonunu yeniden tanımlayan bu dönem, aynı zamanda yeni bir siyasal tahayyülün de zeminini kurmuştur: gücünü sadece halk desteğinden değil, aynı zamanda bilgiden, teknik akıldan ve sistematik düşünceden alan bir yönetim anlayışı… Bu anlayışın ete kemiğe bürünmüş temsilcilerinden biri olarak Varank, Türkiye’nin yalnızca bugününü değil, geleceğini de şekillendirmeye dönük bir entelektüel iradenin taşıyıcısı konumundadır.
Sessiz Güç: Kamusal Görünürlüğün Gerisindeki Etki
Günümüz siyasetinde etkinin ölçüsü çoğu zaman medyatik görünürlükle, halkla doğrudan temas kurma becerisiyle ya da siyasi retoriğin gücüyle tanımlanmaktadır. Ancak yönetim mekanizmaları içinde gerçek belirleyiciliğin her zaman görünürlükle paralel seyretmediği de bir vakıadır. Sessiz, fakat derinlikli bir etki alanı inşa eden figürler; bürokratik sürekliliği, kurumsal istikrarı ve stratejik öncelikleri görünmez bir ağ gibi örerek tarihsel dönüşümlerde kalıcı izler bırakabilirler. Mustafa Varank da bu bağlamda, popülist siyasetin çalkantılı dili yerine, kurumsal zeminleri önceleyen bir etki profiliyle öne çıkmaktadır.
Bakanlığı döneminde sıkça kamuoyunun önüne çıkmamış, kişisel marka inşasına yönelmemiş; bunun yerine, karar alma süreçlerinde kolektif aklı önceleyen, teknik kurullarla çalışan ve kurumsal kapasiteyi güçlendirmeye odaklanan bir yönetici kimliği benimsemiştir. Bu tarz, onu siyasetin gündelik dalgalanmalarından görece bağımsız kılmış, teknokratik ağırlığını ve danışmanlık etkisini daha sağlam bir zemine oturtmuştur. Türkiye’de uzun yıllardır eksikliği hissedilen “karar süreçlerinde uzmanlığa dayalı yönetişim” fikrinin hayata geçirilmesinde, onun gibi figürlerin rolü azımsanamaz düzeydedir.
Varank’ın etki alanı yalnızca bakanlık sınırlarıyla da sınırlı değildir. Sanayi ve teknoloji alanlarında oluşturulan kurumsal yapıların arka planında, onun vizyonuna dayalı bir yönlendirme hissedilir. TÜBİTAK, KOSGEB, TSE, ASELSAN gibi kurumlarla kurulan koordinasyon yapıları, sadece hiyerarşik ilişkiler değil, aynı zamanda zihniyet ortaklıkları temelinde şekillenmiştir. Bu durum, onun yönetsel karakterini klasik bir bürokrat olmaktan çıkarıp, stratejik yönetişim pratiğine yakınlaştırmaktadır.
Bu tarz bir yönetici profili, zamanın ruhuyla uyumlu olduğu kadar, devlet aklının geleneksel sürekliliğine de yakındır. Çünkü bu profil; itidalli, sessiz, ama derinlikli ilerleyen, yüzünü medyaya değil, dosyaya, belgeye, plana dönen bir idare biçiminin temsilcisidir. Cumhuriyet döneminden bu yana gelen “mütevazı teknokrat” geleneği ile günümüzün çok katmanlı siyasal gerçekliği arasında kurulan bu köprü, yalnızca bir siyaset tarzı değil, aynı zamanda bir ahlaki pozisyon olarak da okunabilir.
Varank’ın kamusal alandaki duruşu, “iktidar gösterisi” yerine “yönetim mahareti”ni önceleyen bu geleneğin günümüzdeki temsilini sunmaktadır. Etkiyi görünürlükle değil, kurumsal üretkenlikle tanımlayan bu anlayış, Türkiye’nin kamu yönetiminde ihtiyaç duyduğu entelektüel derinliğin ve stratejik sessizliğin bir dışavurumudur.
Bakanlık döneminde Kalkınma Ajansları ve organize sanayi bölgeleri gibi kurumlar üzerinden yönlendirilen kaynaklar, bölgesel kalkınma, girişimcilik ve dijital dönüşüm ekseninde yeniden yapılandırılmıştır. Bu süreçte “stratejik sektörler” kavramı sıkça kullanılmış; savunma sanayi, yazılım, yapay zekâ ve biyoteknoloji gibi alanlara öncelik verilmiştir.
Bu bağlamda Varank’ın bakanlığı, Türk devletinin sanayi ve teknoloji politikalarının bir “görünürlük stratejisine” dönüştüğü bir evreyi temsil eder. İleri teknoloji, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir temsil aracı haline getirilmiş; sanayi politikaları, modern devlet reflekslerinden ziyade yeni bir tür “siyasal kalkınmacılık” paradigması içinde yeniden tanımlanmıştır.
Türkiye’de Teknopolitik Dönüşüm: Mustafa Varank
Türkiye’nin son yirmi yılı, yalnızca siyasi kadroların değişimiyle sınırlı olmayan, aynı zamanda bürokrasinin zihniyet dünyasında da derin bir dönüşümün yaşandığı bir dönem olmuştur. Klasik anlamda “devlet memuru” profilinden farklı olarak, çağın dinamiklerini okuyan, küresel ölçekte rekabet edebilecek bilgi donanımına sahip ve çoğu zaman teknopolitik söylemle şekillenen yeni bir yönetici tipi öne çıkmıştır. Bu figürler, siyasi aktörlerle uyumlu çalışan ancak kendine has uzmanlık alanlarında belirleyici roller üstlenen bir karakter taşımaktadır.
Geleneksel siyaset anlayışının hâkim olduğu dönemlerde, teknik bilgi çoğu zaman arka planda bırakılmış, karar alma süreçleri ideolojik önceliklerle biçimlenmişti. Oysa dijitalleşen dünyada, büyük veri, yapay zekâ, yüksek teknoloji ve yerli üretim gibi alanlar artık sadece ekonomik değil, stratejik ve hatta jeopolitik birer mesele haline gelmiştir. Bu yeni meydan okumalar, klasik siyasetçi profilinin ötesinde, bilimsel yetkinliğiyle ön plana çıkan aktörlerin sistem içinde yükselmesini zorunlu kılmıştır.
Bu bağlamda, Türkiye’de bir süredir gözlemlenen “teknokratik siyaset” eğilimi, sadece bir tercihin değil, aynı zamanda bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle sanayi, teknoloji ve dijital dönüşüm gibi alanlarda görev alan bazı figürler, devletin modernizasyon sürecinde merkezi roller üstlenmiş, kamu-özel iş birliklerini yeniden tanımlayacak bir kurumsal vizyon ortaya koymuştur. Bu isimler arasında, kamuoyunda çokça tartışılmayan fakat sistem içinde etkisi giderek artan bir profil, yeni Türkiye’nin yönetim aklını temsil eden örnek bir figür olarak öne çıkmaktadır.
Akademiden Siyasete: Bir Zihniyet Haritası
Mustafa Varank’ın kariyer rotası, yalnızca kişisel bir yükseliş hikâyesi olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin son yirmi yılda geçirdiği zihinsel dönüşümün bir yansıması olarak ele alınmalıdır. ODTÜ gibi Türkiye’nin entelektüel üretim gelenekleri açısından köklü bir kurumundan mezun oluşu, ardından ABD’de, Indiana Üniversitesi’nde bilgi teknolojileri üzerine sürdürdüğü yüksek lisans eğitimi ve akademik çalışmalar, onu sadece teknik açıdan değil, aynı zamanda kavramsal düzeyde de donanımlı bir aktöre dönüştürmüştür. Bu birikim, daha sonra kamu görevlerine taşındığında, karar alma süreçlerine analitik bir bakış açısını, veri temelli düşünmeyi ve stratejik planlamayı içselleştirmiş bir yaklaşım olarak yansımıştır.
Varank’ın kamusal alandaki yükselişi, Türkiye’de siyaset ve bürokrasinin iç içe geçtiği bir dönemde teknokratik aklın öne çıkışına da işaret etmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamına yakınlığı, hem siyasal güvenin hem de idari kapasitenin kesişim noktasında bir figür olduğunu düşündürmektedir. Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevinde ortaya koyduğu politika çerçevesi, uzun vadeli hedefler ile somut uygulamalar arasında kurulan dengeyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu tür bir profil, Türkiye’nin yönetim tarihinde çok sık karşılaşılan bir figür değildir. Ne klasik bir teknokrat soğukluğuna sahiptir ne de popülist bir siyasi dil kullanır. Aksine, teknik bilgiyi kamusal söyleme adapte etme yetkinliği, onu günümüzün karmaşık yönetim ortamında anlamlı kılmaktadır. Burada Varank’ın temsil ettiği zihniyet, doğrudan söylemlerden çok, kurumsal düzenlemelerde, stratejik belgelerde ve uygulama planlarında kendini hissettiren bir dönüşümün ifadesidir. Yani bir tür “söz yerine eylemle konuşan” kamu figürü…
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Varank’ın siyaset sahnesindeki varlığı, bireysel bir başarıdan ziyade yapısal bir geçişin göstergesi olarak okunmalıdır. Modern devlet aklının giderek daha fazla bilgiye, uzmanlığa ve sistem düşüncesine ihtiyaç duyduğu bir çağda, onun gibi isimlerin önemi, sadece geçmiş başarılarla değil, inşa ettikleri yönetişim zeminleriyle belirlenmektedir.
Dijital Devlet, Yerli Sanayi ve Stratejik Öngörü
21.yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, devletlerin sadece kamu hizmetlerini sunan yapılar değil, aynı zamanda teknoloji üreten, inovasyonu yöneten ve ekonomik rekabeti stratejik düzeyde kurgulayan organizmalar haline geldiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu yeni konjonktürde, özellikle gelişmekte olan ülkeler için “sanayileşme” kavramı artık salt üretim hacmiyle değil, teknoloji yoğunluğu, katma değer seviyesi ve özgünlük derecesiyle ölçülmektedir. Türkiye’nin bu alandaki yönelimi ise, özellikle 2018 sonrasında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı öncülüğünde sistematik bir çerçeveye oturmuş ve belirli sembol projelerle kamusal hafızaya yerleşmiştir.
Mustafa Varank, bu dönüşümün yalnızca uygulayıcısı değil, aynı zamanda entelektüel mimarlarından biri olarak değerlendirilebilir. Bakanlık süresince izlediği politika hattı, klasik sanayi politikalarının ötesine geçerek dijitalleşme, yapay zekâ, uzay teknolojileri, savunma sanayi ve yerli otomobil gibi alanlara odaklanmıştır. Bu yaklaşım, devletin rolünü piyasa düzenleyicisinden çok, teknoloji stratejisti ve ekosistem kurucusu haline getirmeyi amaçlamıştır. Varank’ın bu perspektifi, yalnızca sektörel yatırımların değil, aynı zamanda düşünsel bir yönelimin ürünüdür.
Bu bağlamda TOGG projesi, sıkça otomotiv sektörüne yönelik bir hamle olarak algılansa da, aslında yerli batarya teknolojilerinden dijital altyapıya, mobilite politikalarından yapay zekâya kadar uzanan çok katmanlı bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Benzer biçimde, TEKNOFEST organizasyonları da yalnızca gençlere dönük bir etkinlik olmanın ötesinde, Türkiye’nin gelecekteki bilimsel ve teknolojik kapasitesine dönük bir kültürel yatırım olarak konumlanmıştır. Bu tür projelerin arkasında yatan stratejik bakış açısı, toplumu sadece teknoloji tüketicisi değil, aynı zamanda üreticisi ve tasarımcısı olarak konumlandırma hedefidir.
Varank’ın bu politikaları yönlendirme biçimi, kısa vadeli kazanımlardan çok uzun vadeli kurumsal kapasiteye yatırım yapan bir anlayışa işaret etmektedir. Bu da onu sadece “bakan” sıfatına indirgenemeyecek bir figür haline getirir. Bir tür stratejik zihin mimarı olarak, onun yürüttüğü çalışmaların temelinde, çağın ruhunu okuma ve bu ruhun gereklerine uygun bir devlet tasavvuru inşa etme çabası görülmektedir.
Türkiye’nin sanayi ve teknoloji vizyonunu yeniden tanımlayan bu dönem, aynı zamanda yeni bir siyasal tahayyülün de zeminini kurmuştur: gücünü sadece halk desteğinden değil, aynı zamanda bilgiden, teknik akıldan ve sistematik düşünceden alan bir yönetim anlayışı… Bu anlayışın ete kemiğe bürünmüş temsilcilerinden biri olarak Varank, Türkiye’nin yalnızca bugününü değil, geleceğini de şekillendirmeye dönük bir entelektüel iradenin taşıyıcısı konumundadır.
Sessiz Güç: Kamusal Görünürlüğün Gerisindeki Etki
Günümüz siyasetinde etkinin ölçüsü çoğu zaman medyatik görünürlükle, halkla doğrudan temas kurma becerisiyle ya da siyasi retoriğin gücüyle tanımlanmaktadır. Ancak yönetim mekanizmaları içinde gerçek belirleyiciliğin her zaman görünürlükle paralel seyretmediği de bir vakıadır. Sessiz, fakat derinlikli bir etki alanı inşa eden figürler; bürokratik sürekliliği, kurumsal istikrarı ve stratejik öncelikleri görünmez bir ağ gibi örerek tarihsel dönüşümlerde kalıcı izler bırakabilirler. Mustafa Varank da bu bağlamda, popülist siyasetin çalkantılı dili yerine, kurumsal zeminleri önceleyen bir etki profiliyle öne çıkmaktadır.
Bakanlığı döneminde sıkça kamuoyunun önüne çıkmamış, kişisel marka inşasına yönelmemiş; bunun yerine, karar alma süreçlerinde kolektif aklı önceleyen, teknik kurullarla çalışan ve kurumsal kapasiteyi güçlendirmeye odaklanan bir yönetici kimliği benimsemiştir. Bu tarz, onu siyasetin gündelik dalgalanmalarından görece bağımsız kılmış, teknokratik ağırlığını ve danışmanlık etkisini daha sağlam bir zemine oturtmuştur. Türkiye’de uzun yıllardır eksikliği hissedilen “karar süreçlerinde uzmanlığa dayalı yönetişim” fikrinin hayata geçirilmesinde, onun gibi figürlerin rolü azımsanamaz düzeydedir.
Varank’ın etki alanı yalnızca bakanlık sınırlarıyla da sınırlı değildir. Sanayi ve teknoloji alanlarında oluşturulan kurumsal yapıların arka planında, onun vizyonuna dayalı bir yönlendirme hissedilir. TÜBİTAK, KOSGEB, TSE, ASELSAN gibi kurumlarla kurulan koordinasyon yapıları, sadece hiyerarşik ilişkiler değil, aynı zamanda zihniyet ortaklıkları temelinde şekillenmiştir. Bu durum, onun yönetsel karakterini klasik bir bürokrat olmaktan çıkarıp, stratejik yönetişim pratiğine yakınlaştırmaktadır.
Bu tarz bir yönetici profili, zamanın ruhuyla uyumlu olduğu kadar, devlet aklının geleneksel sürekliliğine de yakındır. Çünkü bu profil; itidalli, sessiz, ama derinlikli ilerleyen, yüzünü medyaya değil, dosyaya, belgeye, plana dönen bir idare biçiminin temsilcisidir. Cumhuriyet döneminden bu yana gelen “mütevazı teknokrat” geleneği ile günümüzün çok katmanlı siyasal gerçekliği arasında kurulan bu köprü, yalnızca bir siyaset tarzı değil, aynı zamanda bir ahlaki pozisyon olarak da okunabilir.
Varank’ın kamusal alandaki duruşu, “iktidar gösterisi” yerine “yönetim mahareti”ni önceleyen bu geleneğin günümüzdeki temsilini sunmaktadır. Etkiyi görünürlükle değil, kurumsal üretkenlikle tanımlayan bu anlayış, Türkiye’nin kamu yönetiminde ihtiyaç duyduğu entelektüel derinliğin ve stratejik sessizliğin bir dışavurumudur.
Bakanlık döneminde Kalkınma Ajansları ve organize sanayi bölgeleri gibi kurumlar üzerinden yönlendirilen kaynaklar, bölgesel kalkınma, girişimcilik ve dijital dönüşüm ekseninde yeniden yapılandırılmıştır. Bu süreçte “stratejik sektörler” kavramı sıkça kullanılmış; savunma sanayi, yazılım, yapay zekâ ve biyoteknoloji gibi alanlara öncelik verilmiştir.
Bu bağlamda Varank’ın bakanlığı, Türk devletinin sanayi ve teknoloji politikalarının bir “görünürlük stratejisine” dönüştüğü bir evreyi temsil eder. İleri teknoloji, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir temsil aracı haline getirilmiş; sanayi politikaları, modern devlet reflekslerinden ziyade yeni bir tür “siyasal kalkınmacılık” paradigması içinde yeniden tanımlanmıştır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.