19 Ekim 2025 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yalnızca Kıbrıs Türk halkı açısından değil, Türkiye Cumhuriyeti ve Doğu Akdeniz bölgesinin genel dengeleri bakımından da tarihî bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Sandıktan çıkan sonuç, demokratik iradenin tecellisi bakımından saygıyla karşılanmalı; Kıbrıs Türk halkının siyasi tercihinin, Kıbrıs meselesinin geleceğini şekillendiren unsurlardan biri olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
Kıbrıs meselesi, Türk siyasal hayatında üzerinde partilerüstü bir mutabakat sağlanmış ender konulardan biridir. Türklerinin güvenliği, özgürlüğü ve egemenliği Türkiye Cumhuriyeti açısından vazgeçilmez bir millî dava olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı ve garantörlük rolü, yalnızca askerî bir gerçeklik değil, aynı zamanda tarihî, siyasî ve ahlâkî bir sorumluluktur. Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyeti, 1974’ten itibaren adada barış, istikrar ve güven ortamının tesis edilmesinde belirleyici olmuştur.
Kıbrıs, sıradan bir toprak parçası değil; Türk milletinin Doğu Akdeniz’deki tarihsel ve stratejik köklerinin bir parçasıdır. Adanın jeopolitik konumu, enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz’in kırılgan güvenlik mimarisi göz önüne alındığında, Türkiye için Kıbrıs yalnızca bir dış politika meselesi değil, doğrudan bir ulusal güvenlik meselesidir. Bu nedenle, Türkiye’siz bir Kıbrıs veya Kıbrıs’sız bir Türkiye tahayyülü, ne tarihsel gerçeklerle ne de bölgesel güvenlik gereklilikleriyle bağdaşır.
Bugün adada gerçekleşen seçim, Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ifadesi olmakla birlikte, aynı zamanda Türkiye–KKTC ilişkilerinin geleceğini belirleyecek yeni bir dönemin başlangıcına da işaret etmektedir. Yeni dönemde, Kıbrıs Türk halkının kendi iç dinamikleriyle Türkiye’nin tarihî ve stratejik çıkarlarının nasıl uyumlanacağı sorusu, hem Lefkoşa’da hem Ankara’da dikkatle izlenecektir. Bununla birlikte, Rum kesimiyle birleşme veya federatif bir model arayışı, Türkiye açısından kabul edilebilir bir yönelim değildir. Kıbrıs Türk halkının özgürlüğü ve güvenliği, ancak iki egemen devletin varlığıyla korunabilir.
Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkının en güçlü dayanağı ve haklarının teminatıdır. Cumhurbaşkanı Yardımcısının “Kıbrıs Koordinatörü” sıfatıyla görevlendirilmesi tesadüf değildir; bu, Türkiye’nin adadaki gelişmeleri en üst düzeyde takip etme kararlılığının kurumsal göstergesidir. Bu seçimlerin ardından da Türkiye, Kıbrıs davasına en üst perdeden destek vermeye, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeyi hassasiyetle korumaya devam edecektir.
KKTC Seçiminin Sonuçları ve Toplumsal Yansımaları
Resmî olmayan sonuçlara göre Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman oyların yaklaşık %63’ünü alarak cumhurbaşkanı seçilmiş; Ulusal Birlik Partisi (UBP) adayı ve mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ise %35 civarında oy oranında kalmıştır. Katılım oranının %62,8 düzeyinde gerçekleşmesi, Kıbrıs Türk halkının siyasal süreçlere olan bağlılığını ve demokratik olgunluğunu göstermektedir.
Toplum, uluslararası alanda görünürlüğünü artırmak isterken, Türkiye’nin garantörlüğünü ve adadaki askerî varlığını da vazgeçilmez bir güvence olarak görmektedir. Bu noktada, seçim sonuçlarının Türkiye-KKTC ilişkilerinde yeni bir dönem başlatabileceği öngörülmektedir. Erhürman’ın geçmişte federal çözüm vizyonuna belli ölçüde sıcak baktığı bilinmektedir; ancak Doğu Akdeniz’de değişen dengeler, bu yaklaşımın sınırlarını yeniden çizmiştir. Türkiye’nin kararlı iki devletli çözüm politikası, Kıbrıs Türk halkı için güvenlik ve egemenlik teminatı olmaya devam edecektir. Dolayısıyla, yeni cumhurbaşkanının atacağı her adım, bu stratejik gerçeklik çerçevesinde değerlendirilecektir.
Kıbrıs Sorununda Çözüm Vizyonları – Federasyon mu, İki Devlet mi?
Kıbrıs meselesi, 1960’larda kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen ikiye bölünmesinden bu yana, uluslararası ilişkiler literatüründe en uzun soluklu ve en karmaşık ihtilaflardan biri olarak yerini korumaktadır. Bu süreç boyunca sayısız müzakere girişimi yapılmış, fakat hiçbirinde kalıcı ve iki tarafın egemen eşitliğini güvence altına alan bir sonuca ulaşılamamıştır. Her bir müzakere turu, Rum tarafının “üniter devlet” ısrarı ile Türk tarafının “eşit egemenlik” talebi arasındaki temel farkın çözülemediğini göstermiştir.
Kıbrıs Türk halkı açısından federasyon fikri, özellikle 1977–1979 Doruk Anlaşmaları’ndan Annan Planı’na kadar farklı biçimlerde gündeme gelmiştir. Ancak bu süreçlerde Rum tarafının güvenlik, mülkiyet ve siyasi eşitlik konularındaki uzlaşmaz tavrı, federasyonun pratikte imkânsız olduğunu ortaya koymuştur. 2004 yılında Kıbrıs Rumlarının Annan Planı’nı referandumda reddetmesi, federatif çözüm modelinin tarihsel olarak tükendiğinin açık göstergesidir. Bu tarihten sonra Türkiye ve KKTC, federasyon fikrinin samimiyetsiz bir tuzak olduğunu, esasen Kıbrıs Türk halkını zamanla azınlık konumuna düşürmeyi hedeflediğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Türkiye’nin ve KKTC’nin güncel vizyonu, bu tarihsel tecrübenin bir sonucu olarak iki devletli çözüm yaklaşımına dayanmaktadır. Bu model, adada mevcut iki halkın kendi egemenlikleri, kurumları ve güvenlik yapılarıyla yan yana var olabileceği, karşılıklı tanınma esasına dayalı bir barış formülüdür. Türkiye açısından bu yaklaşım, yalnızca bir diplomatik strateji değil, aynı zamanda bir güvenlik doktrininin gereğidir. Zira Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji güvenliği ve bölgesel caydırıcılıkla doğrudan bağlantılıdır.
Bu noktada, Rum kesimiyle birleşme ya da federatif bir yapının yeniden gündeme getirilmesi, Kıbrıs Türk halkı açısından hem tarihsel hafızaya hem de bölgesel gerçekliğe aykırıdır. Türk tarafı için egemen eşitlik, pazarlık konusu değil, varoluşsal bir ilkedir. Türkiye’nin garantörlüğü ve adadaki askerî varlığı, yalnızca 1974 Barış Harekâtı’nın mirası değil, aynı zamanda bugünün güvenlik dengelerinin de temelidir. Dolayısıyla “Türkiyesiz Kıbrıs” düşüncesi, yalnızca siyaseten değil, stratejik olarak da mümkün değildir.
Tufan Erhürman’ın seçilmesiyle birlikte uluslararası çevrelerde yeniden “müzakerelere dönülebileceği” yönünde beklentiler oluşmuştur. Ancak Türkiye ve KKTC’nin temel yaklaşımı açıktır: Müzakere, ancak iki egemen devlet arasında eşit statü temelinde mümkündür. Bu eşitliği reddeden hiçbir süreç, gerçek bir çözüm üretemez. Türkiye, Kıbrıs Türk halkının uluslararası tanınma mücadelesine desteğini sürdürecek; diplomatik, ekonomik ve güvenlik ekseninde KKTC’nin kurumsal kapasitesini güçlendirmeye devam edecektir.
Bugün gelinen noktada federasyon, geçmişin bir hayali olarak kalmıştır. Gerçekçi, sürdürülebilir ve adil çözüm modeli, iki devletli yapıdan geçmektedir. Bu yaklaşım yalnızca Ankara’nın değil, giderek artan biçimde Kıbrıs Türk halkının da benimsediği bir vizyon haline gelmiştir. Çünkü Kıbrıs Türkleri artık iyi niyetli müzakere çağrılarının ardında gizlenen asimilasyon riskini açıkça görmektedir.
Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri
Kıbrıs meselesini anlamak, yalnızca tarihî ve siyasi boyutlarıyla değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in karmaşık jeostratejik denklemleriyle birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Türkiye açısından Kıbrıs, bir dış politika başlığından çok daha fazlasıdır: ulusal güvenliğin, deniz egemenliğinin ve enerji güvenliğinin merkezinde yer alan bir coğrafyadır. Bu nedenle Kıbrıs’taki Türk varlığı, yalnızca geçmişin mirası değil, geleceğin stratejik zorunluluğudur.
Doğu Akdeniz bugün, küresel enerji hatlarının kesiştiği, doğal gaz rezervlerinin paylaşımı üzerinden süren çok katmanlı bir rekabet alanıdır. Rum Yönetimi’nin tek taraflı olarak ilan ettiği sözde münhasır ekonomik bölge (MEB) ilanları, hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz yetki alanlarını ihlal etmektedir. Bu nedenle Türkiye, Mavi Vatan doktrini çerçevesinde hem kendi kıta sahanlığını hem de KKTC’nin haklarını koruma kararlılığındadır. Türk Deniz Kuvvetleri’nin bölgedeki aktif varlığı, bu kararlılığın sahadaki en somut göstergesidir. Türkiye’nin “barış için caydırıcılık” anlayışı, Kıbrıs’taki askerî mevcudiyetinin yalnızca savunma amaçlı değil, bölgesel istikrarı garanti eden bir unsur olduğunu kanıtlamaktadır.
Türkiye’nin Kıbrıs politikasında enerji unsuru da belirleyici bir yere sahiptir. Adanın çevresindeki hidrokarbon yataklarının adil paylaşımı, yalnızca ekonomik bir mesele değil, egemenlik meselesidir. Türkiye, KKTC ile yaptığı anlaşmalar doğrultusunda, Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) vasıtasıyla hem arama hem de sondaj faaliyetlerine devam etmektedir. Bu faaliyetler, yalnızca doğal kaynaklara erişim değil, aynı zamanda uluslararası hukukta Türk tarafının meşru haklarını fiilen tescil etme sürecidir.
Türkiye’nin stratejik öncelikleri yalnızca enerjiyle sınırlı değildir. Kıbrıs, aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarında oluşturulmaya çalışılan jeopolitik kuşatmayı kıran bir ileri karakol niteliğindedir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında oluşturulan üçlü savunma ekseni; NATO, AB ve ABD’nin bölge politikalarıyla birleştiğinde, Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyeti bir “denge unsuru” olmanın ötesine geçer, doğrudan ulusal güvenlik meselesi halini alır. Bu nedenle, Türkiye’nin adadaki askeri varlığı ve garantörlük hakkı tartışmaya kapalıdır.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki stratejik vizyonu, yalnızca güvenlik temelli değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bütünleşmeyi hedefleyen bir yapıdadır. Ankara, KKTC’nin altyapı, enerji, ulaştırma ve dijital dönüşüm projelerini doğrudan destekleyerek, Kıbrıs Türk halkının refah düzeyini yükseltmeyi ulusal bir sorumluluk olarak görmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye-KKTC ilişkilerinin klasik “ana-yavru” metaforundan çıkarılıp, “iki devlet – tek millet” düzlemine taşınmasını sağlamıştır.
Bugün Doğu Akdeniz’in çalkantılı yapısı, Türkiye’nin dikkatle izlediği bir coğrafya olmaya devam etmektedir. Ancak Türkiye, krizleri yönetme kapasitesiyle değil, istikrar üretme kabiliyetiyle bölgenin güvenlik mimarisini belirlemektedir. Kıbrıs Türk halkının güvenliği, Türkiye’nin bölgesel caydırıcılığının bir uzantısıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı yalnızca geçmişin bir hatırası değil, geleceğin teminatıdır.
KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Kıbrıs Meselesinde Yeni Dönem
19 Ekim 2025 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yalnızca Kıbrıs Türk halkı açısından değil, Türkiye Cumhuriyeti ve Doğu Akdeniz bölgesinin genel dengeleri bakımından da tarihî bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Sandıktan çıkan sonuç, demokratik iradenin tecellisi bakımından saygıyla karşılanmalı; Kıbrıs Türk halkının siyasi tercihinin, Kıbrıs meselesinin geleceğini şekillendiren unsurlardan biri olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
Kıbrıs meselesi, Türk siyasal hayatında üzerinde partilerüstü bir mutabakat sağlanmış ender konulardan biridir. Türklerinin güvenliği, özgürlüğü ve egemenliği Türkiye Cumhuriyeti açısından vazgeçilmez bir millî dava olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı ve garantörlük rolü, yalnızca askerî bir gerçeklik değil, aynı zamanda tarihî, siyasî ve ahlâkî bir sorumluluktur. Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyeti, 1974’ten itibaren adada barış, istikrar ve güven ortamının tesis edilmesinde belirleyici olmuştur.
Kıbrıs, sıradan bir toprak parçası değil; Türk milletinin Doğu Akdeniz’deki tarihsel ve stratejik köklerinin bir parçasıdır. Adanın jeopolitik konumu, enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz’in kırılgan güvenlik mimarisi göz önüne alındığında, Türkiye için Kıbrıs yalnızca bir dış politika meselesi değil, doğrudan bir ulusal güvenlik meselesidir. Bu nedenle, Türkiye’siz bir Kıbrıs veya Kıbrıs’sız bir Türkiye tahayyülü, ne tarihsel gerçeklerle ne de bölgesel güvenlik gereklilikleriyle bağdaşır.
Bugün adada gerçekleşen seçim, Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ifadesi olmakla birlikte, aynı zamanda Türkiye–KKTC ilişkilerinin geleceğini belirleyecek yeni bir dönemin başlangıcına da işaret etmektedir. Yeni dönemde, Kıbrıs Türk halkının kendi iç dinamikleriyle Türkiye’nin tarihî ve stratejik çıkarlarının nasıl uyumlanacağı sorusu, hem Lefkoşa’da hem Ankara’da dikkatle izlenecektir. Bununla birlikte, Rum kesimiyle birleşme veya federatif bir model arayışı, Türkiye açısından kabul edilebilir bir yönelim değildir. Kıbrıs Türk halkının özgürlüğü ve güvenliği, ancak iki egemen devletin varlığıyla korunabilir.
Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkının en güçlü dayanağı ve haklarının teminatıdır. Cumhurbaşkanı Yardımcısının “Kıbrıs Koordinatörü” sıfatıyla görevlendirilmesi tesadüf değildir; bu, Türkiye’nin adadaki gelişmeleri en üst düzeyde takip etme kararlılığının kurumsal göstergesidir. Bu seçimlerin ardından da Türkiye, Kıbrıs davasına en üst perdeden destek vermeye, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeyi hassasiyetle korumaya devam edecektir.
KKTC Seçiminin Sonuçları ve Toplumsal Yansımaları
Resmî olmayan sonuçlara göre Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman oyların yaklaşık %63’ünü alarak cumhurbaşkanı seçilmiş; Ulusal Birlik Partisi (UBP) adayı ve mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ise %35 civarında oy oranında kalmıştır. Katılım oranının %62,8 düzeyinde gerçekleşmesi, Kıbrıs Türk halkının siyasal süreçlere olan bağlılığını ve demokratik olgunluğunu göstermektedir.
Toplum, uluslararası alanda görünürlüğünü artırmak isterken, Türkiye’nin garantörlüğünü ve adadaki askerî varlığını da vazgeçilmez bir güvence olarak görmektedir. Bu noktada, seçim sonuçlarının Türkiye-KKTC ilişkilerinde yeni bir dönem başlatabileceği öngörülmektedir. Erhürman’ın geçmişte federal çözüm vizyonuna belli ölçüde sıcak baktığı bilinmektedir; ancak Doğu Akdeniz’de değişen dengeler, bu yaklaşımın sınırlarını yeniden çizmiştir. Türkiye’nin kararlı iki devletli çözüm politikası, Kıbrıs Türk halkı için güvenlik ve egemenlik teminatı olmaya devam edecektir. Dolayısıyla, yeni cumhurbaşkanının atacağı her adım, bu stratejik gerçeklik çerçevesinde değerlendirilecektir.
Kıbrıs Sorununda Çözüm Vizyonları – Federasyon mu, İki Devlet mi?
Kıbrıs meselesi, 1960’larda kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen ikiye bölünmesinden bu yana, uluslararası ilişkiler literatüründe en uzun soluklu ve en karmaşık ihtilaflardan biri olarak yerini korumaktadır. Bu süreç boyunca sayısız müzakere girişimi yapılmış, fakat hiçbirinde kalıcı ve iki tarafın egemen eşitliğini güvence altına alan bir sonuca ulaşılamamıştır. Her bir müzakere turu, Rum tarafının “üniter devlet” ısrarı ile Türk tarafının “eşit egemenlik” talebi arasındaki temel farkın çözülemediğini göstermiştir.
Kıbrıs Türk halkı açısından federasyon fikri, özellikle 1977–1979 Doruk Anlaşmaları’ndan Annan Planı’na kadar farklı biçimlerde gündeme gelmiştir. Ancak bu süreçlerde Rum tarafının güvenlik, mülkiyet ve siyasi eşitlik konularındaki uzlaşmaz tavrı, federasyonun pratikte imkânsız olduğunu ortaya koymuştur. 2004 yılında Kıbrıs Rumlarının Annan Planı’nı referandumda reddetmesi, federatif çözüm modelinin tarihsel olarak tükendiğinin açık göstergesidir. Bu tarihten sonra Türkiye ve KKTC, federasyon fikrinin samimiyetsiz bir tuzak olduğunu, esasen Kıbrıs Türk halkını zamanla azınlık konumuna düşürmeyi hedeflediğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Türkiye’nin ve KKTC’nin güncel vizyonu, bu tarihsel tecrübenin bir sonucu olarak iki devletli çözüm yaklaşımına dayanmaktadır. Bu model, adada mevcut iki halkın kendi egemenlikleri, kurumları ve güvenlik yapılarıyla yan yana var olabileceği, karşılıklı tanınma esasına dayalı bir barış formülüdür. Türkiye açısından bu yaklaşım, yalnızca bir diplomatik strateji değil, aynı zamanda bir güvenlik doktrininin gereğidir. Zira Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji güvenliği ve bölgesel caydırıcılıkla doğrudan bağlantılıdır.
Bu noktada, Rum kesimiyle birleşme ya da federatif bir yapının yeniden gündeme getirilmesi, Kıbrıs Türk halkı açısından hem tarihsel hafızaya hem de bölgesel gerçekliğe aykırıdır. Türk tarafı için egemen eşitlik, pazarlık konusu değil, varoluşsal bir ilkedir. Türkiye’nin garantörlüğü ve adadaki askerî varlığı, yalnızca 1974 Barış Harekâtı’nın mirası değil, aynı zamanda bugünün güvenlik dengelerinin de temelidir. Dolayısıyla “Türkiyesiz Kıbrıs” düşüncesi, yalnızca siyaseten değil, stratejik olarak da mümkün değildir.
Tufan Erhürman’ın seçilmesiyle birlikte uluslararası çevrelerde yeniden “müzakerelere dönülebileceği” yönünde beklentiler oluşmuştur. Ancak Türkiye ve KKTC’nin temel yaklaşımı açıktır: Müzakere, ancak iki egemen devlet arasında eşit statü temelinde mümkündür. Bu eşitliği reddeden hiçbir süreç, gerçek bir çözüm üretemez. Türkiye, Kıbrıs Türk halkının uluslararası tanınma mücadelesine desteğini sürdürecek; diplomatik, ekonomik ve güvenlik ekseninde KKTC’nin kurumsal kapasitesini güçlendirmeye devam edecektir.
Bugün gelinen noktada federasyon, geçmişin bir hayali olarak kalmıştır. Gerçekçi, sürdürülebilir ve adil çözüm modeli, iki devletli yapıdan geçmektedir. Bu yaklaşım yalnızca Ankara’nın değil, giderek artan biçimde Kıbrıs Türk halkının da benimsediği bir vizyon haline gelmiştir. Çünkü Kıbrıs Türkleri artık iyi niyetli müzakere çağrılarının ardında gizlenen asimilasyon riskini açıkça görmektedir.
Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri
Kıbrıs meselesini anlamak, yalnızca tarihî ve siyasi boyutlarıyla değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in karmaşık jeostratejik denklemleriyle birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Türkiye açısından Kıbrıs, bir dış politika başlığından çok daha fazlasıdır: ulusal güvenliğin, deniz egemenliğinin ve enerji güvenliğinin merkezinde yer alan bir coğrafyadır. Bu nedenle Kıbrıs’taki Türk varlığı, yalnızca geçmişin mirası değil, geleceğin stratejik zorunluluğudur.
Doğu Akdeniz bugün, küresel enerji hatlarının kesiştiği, doğal gaz rezervlerinin paylaşımı üzerinden süren çok katmanlı bir rekabet alanıdır. Rum Yönetimi’nin tek taraflı olarak ilan ettiği sözde münhasır ekonomik bölge (MEB) ilanları, hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz yetki alanlarını ihlal etmektedir. Bu nedenle Türkiye, Mavi Vatan doktrini çerçevesinde hem kendi kıta sahanlığını hem de KKTC’nin haklarını koruma kararlılığındadır. Türk Deniz Kuvvetleri’nin bölgedeki aktif varlığı, bu kararlılığın sahadaki en somut göstergesidir. Türkiye’nin “barış için caydırıcılık” anlayışı, Kıbrıs’taki askerî mevcudiyetinin yalnızca savunma amaçlı değil, bölgesel istikrarı garanti eden bir unsur olduğunu kanıtlamaktadır.
Türkiye’nin Kıbrıs politikasında enerji unsuru da belirleyici bir yere sahiptir. Adanın çevresindeki hidrokarbon yataklarının adil paylaşımı, yalnızca ekonomik bir mesele değil, egemenlik meselesidir. Türkiye, KKTC ile yaptığı anlaşmalar doğrultusunda, Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) vasıtasıyla hem arama hem de sondaj faaliyetlerine devam etmektedir. Bu faaliyetler, yalnızca doğal kaynaklara erişim değil, aynı zamanda uluslararası hukukta Türk tarafının meşru haklarını fiilen tescil etme sürecidir.
Türkiye’nin stratejik öncelikleri yalnızca enerjiyle sınırlı değildir. Kıbrıs, aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarında oluşturulmaya çalışılan jeopolitik kuşatmayı kıran bir ileri karakol niteliğindedir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında oluşturulan üçlü savunma ekseni; NATO, AB ve ABD’nin bölge politikalarıyla birleştiğinde, Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyeti bir “denge unsuru” olmanın ötesine geçer, doğrudan ulusal güvenlik meselesi halini alır. Bu nedenle, Türkiye’nin adadaki askeri varlığı ve garantörlük hakkı tartışmaya kapalıdır.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki stratejik vizyonu, yalnızca güvenlik temelli değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bütünleşmeyi hedefleyen bir yapıdadır. Ankara, KKTC’nin altyapı, enerji, ulaştırma ve dijital dönüşüm projelerini doğrudan destekleyerek, Kıbrıs Türk halkının refah düzeyini yükseltmeyi ulusal bir sorumluluk olarak görmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye-KKTC ilişkilerinin klasik “ana-yavru” metaforundan çıkarılıp, “iki devlet – tek millet” düzlemine taşınmasını sağlamıştır.
Bugün Doğu Akdeniz’in çalkantılı yapısı, Türkiye’nin dikkatle izlediği bir coğrafya olmaya devam etmektedir. Ancak Türkiye, krizleri yönetme kapasitesiyle değil, istikrar üretme kabiliyetiyle bölgenin güvenlik mimarisini belirlemektedir. Kıbrıs Türk halkının güvenliği, Türkiye’nin bölgesel caydırıcılığının bir uzantısıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı yalnızca geçmişin bir hatırası değil, geleceğin teminatıdır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.