Doğu Türkistan’da Kimlik, Zulüm ve Uluslararası Sessizlik- Independent

Doğu Türkistan’da Kimlik, Zulüm ve Uluslararası Sessizlik

Doğu Türkistan, tarih boyunca Türk-İslam medeniyetinin doğu kapısı olarak bilinen, kültürlerin kesiştiği ve imparatorlukların kaderine tanıklık etmiş bir bölgedir. Antik İpek Yolu’nun kalbinde yer alan bu coğrafya, yalnızca ticaretin değil, düşüncenin, inancın ve kimliğin de aktığı bir medeniyet damarını temsil eder. Bu topraklar, Göktürklerden Karahanlılara, ardından Çağatay Hanlığı’na ve nihayetinde modern dönem Uygur kimliğine uzanan derin bir tarihsel sürekliliğin mirasçısıdır. Dolayısıyla Doğu Türkistan halkı, tarihsel olarak yalnızca bir etnik kimliğin değil, aynı zamanda bir kültürel hafızanın ve medeniyet bilincinin taşıyıcısıdır.

19.yüzyılın sonlarına doğru bölge, Çin’in Qing Hanedanlığı’nın genişleme politikalarıyla giderek artan bir baskı altına girmiş, buna karşılık Uygur halkı dönemsel ayaklanmalarla kimliğini ve inancını koruma mücadelesi vermiştir. 1860’larda Yakup Bey liderliğinde kurulan Kaşgar merkezli yönetim, kısa ömürlü olsa da, bu topraklarda özgürlük ve bağımsızlık arzusunun simgesi olarak hafızalarda yer etmiştir. 20. yüzyılın başında, Çin’deki siyasi dönüşümlerle birlikte Doğu Türkistan yeniden bir kimlik mücadelesi dönemine girmiş; 1933 ve 1944 yıllarında kurulan iki kısa ömürlü Doğu Türkistan Cumhuriyeti, bölge halkının kendi kaderini tayin etme iradesinin somut ifadesi olmuştur. Bu cumhuriyetler, yalnızca siyasi bir bağımsızlık denemesi değil, aynı zamanda Türkistan fikrinin, yani ortak bir tarih ve inanç zemini üzerinde yükselen medeniyet bilincinin yeniden ifadesidir.

Ancak 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bölge, yeni bir ideolojik düzenin içine dahil edilmiştir. “Sosyalist modernleşme” söylemi altında yürütülen politikalar, görünürde kalkınma ve eşitlik vaadi taşısa da, gerçekte kimliksel farklılıkları eritme hedefini barındırmıştır. 

Bu süreçte kültürel, dilsel ve dini pratikler giderek daraltılmış; Uygur dili eğitim alanından silinmeye başlanmış, geleneksel dini kurumlar sistematik biçimde denetim altına alınmıştır. Tarihî camiler kapatılmış, alimler susturulmuş, halkın kimlik bilincini diri tutan kültürel kurumlar ya asimilasyona uğratılmış ya da tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu baskı mekanizması, yalnızca bir güvenlik stratejisi değil, bir hafıza mühendisliğidir; çünkü kimlik, hafıza üzerinden şekillenir, hafızanın hedef alınması ise bir toplumu kimliksizleştirmenin en etkili aracıdır.

Günümüz Politikaları: Asimilasyon, Kamp Sistemi ve Gözetim Devleti

21.yüzyılın başından itibaren Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan’a yönelik politikalarını “ulusal güvenlik” ve “radikalizmi önleme” söylemleri etrafında yeniden yapılandırmıştır. Ancak bu söylem, esasen kültürel kimliği hedef alan sistematik bir asimilasyon ve kontrol mekanizmasını gizlemektedir. 2009 yılından itibaren bölge, dünyanın en yoğun dijital gözetim sistemlerinden birine ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Böylece “istikrarın sağlanması” adı altında yürütülen politikalar, bir halkın özgürlük, inanç ve kimlik alanlarının adım adım daraltıldığı kapsamlı bir baskı rejimine dönüşmüştür.

Çin yönetimi, 2014’te başlattığı “Halkın Sert Yumruğu” kampanyasıyla Doğu Türkistan’da geniş çaplı bir güvenlik operasyonu sürecini kalıcılaştırmıştır. Bu süreçte yüz binlerce Uygur, “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle gözaltına alınmış, yargısız şekilde “yeniden eğitim merkezleri” olarak adlandırılan kamplara gönderilmiştir. Uluslararası raporlar, bu kamplarda zorla ideolojik eğitim, dil dayatması, inançtan vazgeçmeye zorlanma, işkence ve zorla çalıştırma gibi uygulamaların sistematik hale geldiğini belgelemektedir. Çin’in resmi söyleminde “mesleki eğitim merkezleri” olarak tanımlanan bu tesisler, aslında kimliksizleştirme politikalarının en somut aracı hâline gelmiştir.

Bu süreçte asimilasyon yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda kültürel ve bilişsel düzeyde yürütülmektedir. Uygur dili, eğitim sisteminden sistematik biçimde dışlanmış; çocuklar ailelerinden koparılarak Han Çinlilerinin ağırlıkta olduğu yatılı okullara yerleştirilmiştir. Dini pratikler neredeyse tamamen yasaklanmış, oruç tutmak, namaz kılmak veya sakal bırakmak gibi davranışlar “radikal eğilim” kapsamında suç olarak tanımlanmıştır. Böylece inanç, kimliğin taşıyıcısı olmaktan çıkarılarak “devletin güvenliğine tehdit” olarak kodlanmıştır. Bu politikalar, klasik asimilasyon uygulamalarından farklı olarak, teknolojinin sunduğu gözetim kapasitesiyle iç içe geçmiştir.

Bugün Doğu Türkistan, adeta bir dijital gözetim laboratuvarı haline gelmiştir. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri toplama uygulamaları, telefonlardaki “zorunlu takip yazılımları” ve devasa kamera ağları, bireylerin gündelik yaşamını sürekli denetim altında tutmaktadır. Bu gözetim teknolojileri, yalnızca suçun önlenmesi için değil, bireyin düşünce ve davranış biçimini yönlendirmek için de kullanılmaktadır. Böylece modern devletin “güvenlik” kavramı, bireyin mahremiyetini ortadan kaldıran, kimliğini şekillendiren bir ideolojik aygıta dönüşmüştür.

Medya, Algı ve Bilgi Kontrolü

Doğu Türkistan meselesi, yalnızca fiziksel baskının değil, aynı zamanda bilgi üzerindeki tahakkümün de en çarpıcı örneklerinden biridir. Çin yönetimi, bölgede uyguladığı politikaları dünyadan gizlemek için çok katmanlı bir medya kontrol stratejisi yürütmektedir. Bu strateji, klasik sansür yöntemlerinin ötesinde; dijital gözetim, dezenformasyon, uluslararası propaganda ve algoritmik manipülasyon gibi modern araçlarla desteklenmektedir. Böylece Doğu Türkistan, hem fiziki olarak tecrit edilmiş hem de bilişsel anlamda görünmez kılınmış bir coğrafyaya dönüştürülmüştür.

Çin’in bilgi kontrolü politikaları, 21. yüzyıl otoriterliğinin yeni biçimini temsil eder: “dijital otoriterlik”. Bu sistemde bilgi, yalnızca bastırılmaz; aynı zamanda yeniden üretilir, yönlendirilir ve meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılır. China DailyGlobal Times ve CGTN gibi kanallar Doğu Türkistan’daki kampları “mesleki eğitim merkezleri”, baskıyı ise “radikalizmle mücadele” olarak sunar. Bu anlatı, dış dünyada “modernleşme” ve “terörle mücadele” gibi evrensel meşruiyet kodlarına dayanarak kurgulanır. Böylece hakikat, ideolojik bir çerçeveye hapsedilerek yeniden tanımlanır.

Bu bilgi manipülasyonunun bir diğer boyutu da dijital sansürdür. Bölgede internet erişimi sıkı biçimde denetlenmekte, yabancı gazetecilerin ve bağımsız gözlemcilerin bölgeye girişi neredeyse tamamen engellenmektedir. Uygurların sosyal medya faaliyetleri, yüz tanıma sistemleriyle entegre veri analiz merkezleri aracılığıyla takip edilmekte; “şüpheli davranış” kategorisine giren çevrim içi aktiviteler, tutuklanma nedeni olabilmektedir. Böyle bir ortamda bilgi yalnızca kısıtlanmaz, aynı zamanda korkunun ve otosansürün gölgesinde yeniden biçimlenir. 

Sessizliğin Politikası: Realpolitik ve Ekonomik Çıkarlar

Doğu Türkistan meselesi, çağımızın en keskin çelişkilerinden birini gözler önüne serer: İnsan haklarının evrensel değer olarak ilan edildiği bir dünyada, bu hakların açıkça ihlal edildiği bir coğrafyaya karşı küresel bir sessizlik hâkimdir. Bu sessizlik, ne bilgisizlikten ne de ilgisizlikten kaynaklanır; bilakis, bilinçli bir politik tercihtir. Bu tercih, uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan realpolitik mantığına, yani ahlaki değerlerden ziyade güç, çıkar ve denge kaygılarına dayanır.

Çin, günümüzün en güçlü ekonomik ve stratejik aktörlerinden biridir. “Kuşak ve Yol Girişimi” aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan devasa bir ekonomik ağ kurmuş, birçok ülkeyi altyapı yatırımları, ticaret ve finansal bağımlılıklar üzerinden kendine entegre etmiştir. Bu ağ, yalnızca malların değil, sessizliğin de dolaşımını sağlamaktadır. Zira Çin ile ekonomik iş birliği içinde olan birçok ülke, insan hakları konusundaki eleştirilerini “diplomatik nezaket” ya da “iç işlerine karışmama” ilkesi arkasına gizlemektedir.

Batılı devletler açısından da durum benzerdir. Çin, küresel tedarik zincirinin merkezinde yer almakta; ucuz üretim, nadir maden kaynakları ve devasa pazar potansiyeli, eleştiri seslerini bastıran ekonomik bir pranga işlevi görmektedir. Bu ülkeler, Doğu Türkistan’daki kamplardan elde edilen zorla çalıştırılmış iş gücünün ürünlerinin küresel pazara girdiğini bilmekte, fakat bu bilginin gerektirdiği etik tepkiyi göstermemektedir. İnsan hakları, bu bağlamda, uluslararası diplomasinin süslü söylemi haline gelirken; çıkar ilişkileri gerçeğin üzerini örten bir örtüye dönüşmüştür.

Müslüman ülkelerin sessizliği ise daha derin bir ahlaki sarsıntının göstergesidir. Tarih boyunca “ümmet” bilincini ve mazlumla dayanışmayı temel alan İslam dünyası, bugün ekonomik yardımlar, enerji bağımlılıkları ve diplomatik dengeler nedeniyle Doğu Türkistan konusunda suskun kalmaktadır. Pek çok ülke, Çin’in finansal yatırımlarını ve altyapı desteğini kaybetmemek için bu meselede tarafsız görünmeyi tercih etmektedir. Bu durum, İslam siyaset düşüncesinde adaletin merkezî konumuna meydan okuyan, vicdan ile çıkar arasındaki çatışmanın güncel bir yansımasıdır.

Realpolitik’in hâkim olduğu bu düzende, sessizlik artık pasif bir tutum değil, aktif bir politikanın parçasıdır. Sessizlik, zulmü meşrulaştırmanın, “durumu normalleştirmenin” aracı hâline gelir. Böylece uluslararası toplum, bir yandan insan hakları ideallerini dile getirirken, öte yandan ekonomik ve stratejik menfaatler uğruna bu ideallerin altını boşaltır. 

Doğu Türkistan meselesi, bu bağlamda, modern uluslararası sistemin ahlaki iflasını gözler önüne serer. Burada yaşanan zulüm kadar, bu zulmün karşısındaki suskunluk da tarihsel bir suç ortaklığıdır. Zira güç, sessizliği satın aldığında, adaletin dili susar. Ve insanlık, bu suskunlukla birlikte yavaş yavaş kendi vicdanını kaybeder.

Doğu Türkistan’da Kimlik, Zulüm ve Uluslararası Sessizlik

Doğu Türkistan, tarih boyunca Türk-İslam medeniyetinin doğu kapısı olarak bilinen, kültürlerin kesiştiği ve imparatorlukların kaderine tanıklık etmiş bir bölgedir. Antik İpek Yolu’nun kalbinde yer alan bu coğrafya, yalnızca ticaretin değil, düşüncenin, inancın ve kimliğin de aktığı bir medeniyet damarını temsil eder. Bu topraklar, Göktürklerden Karahanlılara, ardından Çağatay Hanlığı’na ve nihayetinde modern dönem Uygur kimliğine uzanan derin bir tarihsel sürekliliğin mirasçısıdır. Dolayısıyla Doğu Türkistan halkı, tarihsel olarak yalnızca bir etnik kimliğin değil, aynı zamanda bir kültürel hafızanın ve medeniyet bilincinin taşıyıcısıdır.

19.yüzyılın sonlarına doğru bölge, Çin’in Qing Hanedanlığı’nın genişleme politikalarıyla giderek artan bir baskı altına girmiş, buna karşılık Uygur halkı dönemsel ayaklanmalarla kimliğini ve inancını koruma mücadelesi vermiştir. 1860’larda Yakup Bey liderliğinde kurulan Kaşgar merkezli yönetim, kısa ömürlü olsa da, bu topraklarda özgürlük ve bağımsızlık arzusunun simgesi olarak hafızalarda yer etmiştir. 20. yüzyılın başında, Çin’deki siyasi dönüşümlerle birlikte Doğu Türkistan yeniden bir kimlik mücadelesi dönemine girmiş; 1933 ve 1944 yıllarında kurulan iki kısa ömürlü Doğu Türkistan Cumhuriyeti, bölge halkının kendi kaderini tayin etme iradesinin somut ifadesi olmuştur. Bu cumhuriyetler, yalnızca siyasi bir bağımsızlık denemesi değil, aynı zamanda Türkistan fikrinin, yani ortak bir tarih ve inanç zemini üzerinde yükselen medeniyet bilincinin yeniden ifadesidir.

Ancak 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bölge, yeni bir ideolojik düzenin içine dahil edilmiştir. “Sosyalist modernleşme” söylemi altında yürütülen politikalar, görünürde kalkınma ve eşitlik vaadi taşısa da, gerçekte kimliksel farklılıkları eritme hedefini barındırmıştır. 

Bu süreçte kültürel, dilsel ve dini pratikler giderek daraltılmış; Uygur dili eğitim alanından silinmeye başlanmış, geleneksel dini kurumlar sistematik biçimde denetim altına alınmıştır. Tarihî camiler kapatılmış, alimler susturulmuş, halkın kimlik bilincini diri tutan kültürel kurumlar ya asimilasyona uğratılmış ya da tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu baskı mekanizması, yalnızca bir güvenlik stratejisi değil, bir hafıza mühendisliğidir; çünkü kimlik, hafıza üzerinden şekillenir, hafızanın hedef alınması ise bir toplumu kimliksizleştirmenin en etkili aracıdır.

Günümüz Politikaları: Asimilasyon, Kamp Sistemi ve Gözetim Devleti

21.yüzyılın başından itibaren Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan’a yönelik politikalarını “ulusal güvenlik” ve “radikalizmi önleme” söylemleri etrafında yeniden yapılandırmıştır. Ancak bu söylem, esasen kültürel kimliği hedef alan sistematik bir asimilasyon ve kontrol mekanizmasını gizlemektedir. 2009 yılından itibaren bölge, dünyanın en yoğun dijital gözetim sistemlerinden birine ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Böylece “istikrarın sağlanması” adı altında yürütülen politikalar, bir halkın özgürlük, inanç ve kimlik alanlarının adım adım daraltıldığı kapsamlı bir baskı rejimine dönüşmüştür.

Çin yönetimi, 2014’te başlattığı “Halkın Sert Yumruğu” kampanyasıyla Doğu Türkistan’da geniş çaplı bir güvenlik operasyonu sürecini kalıcılaştırmıştır. Bu süreçte yüz binlerce Uygur, “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle gözaltına alınmış, yargısız şekilde “yeniden eğitim merkezleri” olarak adlandırılan kamplara gönderilmiştir. Uluslararası raporlar, bu kamplarda zorla ideolojik eğitim, dil dayatması, inançtan vazgeçmeye zorlanma, işkence ve zorla çalıştırma gibi uygulamaların sistematik hale geldiğini belgelemektedir. Çin’in resmi söyleminde “mesleki eğitim merkezleri” olarak tanımlanan bu tesisler, aslında kimliksizleştirme politikalarının en somut aracı hâline gelmiştir.

Bu süreçte asimilasyon yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda kültürel ve bilişsel düzeyde yürütülmektedir. Uygur dili, eğitim sisteminden sistematik biçimde dışlanmış; çocuklar ailelerinden koparılarak Han Çinlilerinin ağırlıkta olduğu yatılı okullara yerleştirilmiştir. Dini pratikler neredeyse tamamen yasaklanmış, oruç tutmak, namaz kılmak veya sakal bırakmak gibi davranışlar “radikal eğilim” kapsamında suç olarak tanımlanmıştır. Böylece inanç, kimliğin taşıyıcısı olmaktan çıkarılarak “devletin güvenliğine tehdit” olarak kodlanmıştır. Bu politikalar, klasik asimilasyon uygulamalarından farklı olarak, teknolojinin sunduğu gözetim kapasitesiyle iç içe geçmiştir.

Bugün Doğu Türkistan, adeta bir dijital gözetim laboratuvarı haline gelmiştir. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri toplama uygulamaları, telefonlardaki “zorunlu takip yazılımları” ve devasa kamera ağları, bireylerin gündelik yaşamını sürekli denetim altında tutmaktadır. Bu gözetim teknolojileri, yalnızca suçun önlenmesi için değil, bireyin düşünce ve davranış biçimini yönlendirmek için de kullanılmaktadır. Böylece modern devletin “güvenlik” kavramı, bireyin mahremiyetini ortadan kaldıran, kimliğini şekillendiren bir ideolojik aygıta dönüşmüştür.

Medya, Algı ve Bilgi Kontrolü

Doğu Türkistan meselesi, yalnızca fiziksel baskının değil, aynı zamanda bilgi üzerindeki tahakkümün de en çarpıcı örneklerinden biridir. Çin yönetimi, bölgede uyguladığı politikaları dünyadan gizlemek için çok katmanlı bir medya kontrol stratejisi yürütmektedir. Bu strateji, klasik sansür yöntemlerinin ötesinde; dijital gözetim, dezenformasyon, uluslararası propaganda ve algoritmik manipülasyon gibi modern araçlarla desteklenmektedir. Böylece Doğu Türkistan, hem fiziki olarak tecrit edilmiş hem de bilişsel anlamda görünmez kılınmış bir coğrafyaya dönüştürülmüştür.

Çin’in bilgi kontrolü politikaları, 21. yüzyıl otoriterliğinin yeni biçimini temsil eder: “dijital otoriterlik”. Bu sistemde bilgi, yalnızca bastırılmaz; aynı zamanda yeniden üretilir, yönlendirilir ve meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılır. China DailyGlobal Times ve CGTN gibi kanallar Doğu Türkistan’daki kampları “mesleki eğitim merkezleri”, baskıyı ise “radikalizmle mücadele” olarak sunar. Bu anlatı, dış dünyada “modernleşme” ve “terörle mücadele” gibi evrensel meşruiyet kodlarına dayanarak kurgulanır. Böylece hakikat, ideolojik bir çerçeveye hapsedilerek yeniden tanımlanır.

Bu bilgi manipülasyonunun bir diğer boyutu da dijital sansürdür. Bölgede internet erişimi sıkı biçimde denetlenmekte, yabancı gazetecilerin ve bağımsız gözlemcilerin bölgeye girişi neredeyse tamamen engellenmektedir. Uygurların sosyal medya faaliyetleri, yüz tanıma sistemleriyle entegre veri analiz merkezleri aracılığıyla takip edilmekte; “şüpheli davranış” kategorisine giren çevrim içi aktiviteler, tutuklanma nedeni olabilmektedir. Böyle bir ortamda bilgi yalnızca kısıtlanmaz, aynı zamanda korkunun ve otosansürün gölgesinde yeniden biçimlenir. 

Sessizliğin Politikası: Realpolitik ve Ekonomik Çıkarlar

Doğu Türkistan meselesi, çağımızın en keskin çelişkilerinden birini gözler önüne serer: İnsan haklarının evrensel değer olarak ilan edildiği bir dünyada, bu hakların açıkça ihlal edildiği bir coğrafyaya karşı küresel bir sessizlik hâkimdir. Bu sessizlik, ne bilgisizlikten ne de ilgisizlikten kaynaklanır; bilakis, bilinçli bir politik tercihtir. Bu tercih, uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan realpolitik mantığına, yani ahlaki değerlerden ziyade güç, çıkar ve denge kaygılarına dayanır.

Çin, günümüzün en güçlü ekonomik ve stratejik aktörlerinden biridir. “Kuşak ve Yol Girişimi” aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan devasa bir ekonomik ağ kurmuş, birçok ülkeyi altyapı yatırımları, ticaret ve finansal bağımlılıklar üzerinden kendine entegre etmiştir. Bu ağ, yalnızca malların değil, sessizliğin de dolaşımını sağlamaktadır. Zira Çin ile ekonomik iş birliği içinde olan birçok ülke, insan hakları konusundaki eleştirilerini “diplomatik nezaket” ya da “iç işlerine karışmama” ilkesi arkasına gizlemektedir.

Batılı devletler açısından da durum benzerdir. Çin, küresel tedarik zincirinin merkezinde yer almakta; ucuz üretim, nadir maden kaynakları ve devasa pazar potansiyeli, eleştiri seslerini bastıran ekonomik bir pranga işlevi görmektedir. Bu ülkeler, Doğu Türkistan’daki kamplardan elde edilen zorla çalıştırılmış iş gücünün ürünlerinin küresel pazara girdiğini bilmekte, fakat bu bilginin gerektirdiği etik tepkiyi göstermemektedir. İnsan hakları, bu bağlamda, uluslararası diplomasinin süslü söylemi haline gelirken; çıkar ilişkileri gerçeğin üzerini örten bir örtüye dönüşmüştür.

Müslüman ülkelerin sessizliği ise daha derin bir ahlaki sarsıntının göstergesidir. Tarih boyunca “ümmet” bilincini ve mazlumla dayanışmayı temel alan İslam dünyası, bugün ekonomik yardımlar, enerji bağımlılıkları ve diplomatik dengeler nedeniyle Doğu Türkistan konusunda suskun kalmaktadır. Pek çok ülke, Çin’in finansal yatırımlarını ve altyapı desteğini kaybetmemek için bu meselede tarafsız görünmeyi tercih etmektedir. Bu durum, İslam siyaset düşüncesinde adaletin merkezî konumuna meydan okuyan, vicdan ile çıkar arasındaki çatışmanın güncel bir yansımasıdır.

Realpolitik’in hâkim olduğu bu düzende, sessizlik artık pasif bir tutum değil, aktif bir politikanın parçasıdır. Sessizlik, zulmü meşrulaştırmanın, “durumu normalleştirmenin” aracı hâline gelir. Böylece uluslararası toplum, bir yandan insan hakları ideallerini dile getirirken, öte yandan ekonomik ve stratejik menfaatler uğruna bu ideallerin altını boşaltır. 

Doğu Türkistan meselesi, bu bağlamda, modern uluslararası sistemin ahlaki iflasını gözler önüne serer. Burada yaşanan zulüm kadar, bu zulmün karşısındaki suskunluk da tarihsel bir suç ortaklığıdır. Zira güç, sessizliği satın aldığında, adaletin dili susar. Ve insanlık, bu suskunlukla birlikte yavaş yavaş kendi vicdanını kaybeder.


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın