Rümeysa Öztürk Davasının Öğrettikleri: İslamofobi ve Batı’nın Çifte Standardı

Rümeysa Öztürk Davasının Öğrettikleri: İslamofobi ve Batı’nın Çifte Standardı

Hatırlarsınız; 25 Mart 2025 tarihinde, ABD’nin Massachusetts eyaletinde, Tufts Üniversitesi’nde doktora yapan Türk öğrenci Rümeysa Öztürk, İsrail’in Filistin’de uyguladığı zulme dikkat çekmek için düzenlenen bir protestoya katılmasının ardından, sokak ortasında sivil polisler tarafından yaka paça gözaltına alınmıştı. Öztürk, Filistin halkının maruz kaldığı insan hakları ihlallerine karşı akademik ve insani bir duruş sergilerken, kendisini Amerikan göçmenlik sistemi içinde haksız bir kovuşturmanın ortasında buldu.

Bu olay, ABD’nin demokrasi ve ifade özgürlüğü konusundaki iddialarını ciddi şekilde sorgulatan bir vakadır. Öztürk’ün gözaltına alınması, bir bireyin barışçıl protesto hakkını kullanmasının nasıl kriminalize edilebileceğini ve Batı’nın demokrasi standartlarının ne derece çifte bir anlayışla şekillendiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu durum, İslamofobiye dayalı sistematik bir devlet şiddeti pratiğinin örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rümeysa Öztürk’ün yaşadıkları, sadece bireysel bir hak ihlali değil, aynı zamanda Batı’nın “evrensel değerler” olarak pazarladığı özgürlüklerin, ideolojik ayrımlarla nasıl selektif bir biçimde uygulandığını gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda, Öztürk’ün hikayesi, küresel çapta insan hakları ve adalet mücadelesinin simgelerinden biri olmaya adaydır.

Olayın Detayları ve Hukuki Süreç

Rümeysa Öztürk, Massachusetts eyaletinde İsrail’in Filistin’deki eylemlerine yönelik barışçıl bir protestoya katılmasının ardından, Immigration and Customs Enforcement (ICE) tarafından hedef alındı. Kimliği belirsiz ajanlar tarafından sokak ortasında gözaltına alınan Öztürk, anında bir göçmenlik gözaltı merkezine sevk edildi ve vizesinin iptaliyle karşı karşıya bırakıldı. Gözaltı sırasında fiziksel müdahaleye ve sert bir muameleye maruz kalan Öztürk’ün nerede olduğu uzun bir süre kamuoyundan gizlendi.

Tutuklamanın gerekçesi olarak, Öztürk’ün protesto sırasında Filistin’e destek için attığı sloganlar ve sosyal medyada paylaştığı yazılar gösterildi. Bu, ABD’nin göçmenlik politikalarının yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda ideolojik ve siyasi bir araç olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Daha da endişe verici olan, Öztürk’ün sınır dışı edilmesi için hızla başlatılan süreçtir. Bu girişim, demokratik bir sistemde ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir eylemin, keyfi bir şekilde nasıl cezalandırılabildiğini göstermektedir. Akademik bir bursiyer olarak ABD’ye davet edilmiş olan Öztürk’ün, bir anda düşmanlaştırılmış bir figüre dönüştürülmesi, hukuk devleti ilkeleriyle açıkça çelişmektedir.

Hukuki süreç boyunca Öztürk’ün avukatları, vize iptalinin haksız olduğunu ve tutuklamanın Amerikan Anayasası’nın ifade özgürlüğünü garanti altına alan birinci maddesiyle çeliştiğini vurguladılar. Bunun yanında, insan hakları örgütleri ve akademik çevreler, Öztürk’e yönelik muamelenin hukuk devleti normlarını ihlal ettiğini ve sistematik bir ayrımcılık içerdiğini belirttiler. Ancak bu süreçte, ABD göçmenlik sisteminin siyasi araçlara dayalı işleyişi bir kez daha gün yüzüne çıktı.

İfade Özgürlüğü ve ABD’nin Çifte Standardı

Rümeysa Öztürk’ün gözaltına alınması, ABD’nin ifade özgürlüğüne dair iddialarını ciddi biçimde sorgulatan bir olaydır. Amerikan Anayasası’nın birinci maddesi, ifade özgürlüğünü güvence altına alırken, bu hakların belirli gruplar ve siyasi söylemler söz konusu olduğunda nasıl keyfi bir şekilde sınırlanabildiği açıkça görülmektedir. Öztürk’ün barışçıl bir protestoda dile getirdiği görüşler nedeniyle tutuklanması, bu özgürlüklerin yalnızca belirli ideolojik çerçevede kabul gördüğünü göstermektedir.

ABD, kendisini küresel düzeyde demokrasinin ve özgürlüklerin savunucusu olarak lanse ederken, İsrail-Filistin meselesi gibi konularda gösterdiği tutum, bu iddiaları çürütmektedir. İsrail’in politikalarına yönelik eleştiriler, sıklıkla anti-Semitizm ile eş tutulmakta ve bu eleştirilerde bulunan kişiler hukuki ve siyasi yaptırımlarla karşılaşmaktadır. Rümeysa Öztürk’ün durumu, bu bağlamda selektif bir demokrasi uygulamasının çarpıcı bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Batı demokrasilerinin çoğu, ifade özgürlüğünü temel bir hak olarak savunur. Ancak bu özgürlüklerin sınırları, ideolojik çizgilerle çizildiğinde, “özgürlük” kavramı anlamını yitirir. Filistin yanlısı görüşlerin bastırılması ve İsrail’i destekleyen söylemlerin teşvik edilmesi, Batı’nın çifte standardının ve seçici demokratik anlayışının bariz göstergeleridir.

Rümeysa Öztürk davası, bu çifte standardın yalnızca teorik bir tartışma değil, somut bir insan hakları ihlali olduğunun kanıtıdır. Bu olay, ABD’nin uluslararası arenada savunduğu değerlerin içeride nasıl uygulanmadığını gözler önüne sererken, ifade özgürlüğünün kimler için ve hangi koşullarda geçerli olduğu sorusunu bir kez daha gündeme getirmiştir.

İslamofobi ve Devlet Şiddeti

Rümeysa Öztürk’e yönelik muamele, yalnızca ifade özgürlüğünün ihlaliyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda Batı’daki İslamofobik yaklaşımların bir yansıması olmuştur. Müslüman kimliği ve Filistin yanlısı duruşu, Öztürk’ü sistematik bir ayrımcılığın hedefi haline getirmiştir. Bu durum, ABD’deki devlet şiddetinin sadece göçmenlere değil, aynı zamanda Müslümanlara ve eleştirel düşünceye sahip bireylere yönelik olarak da nasıl şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Batı’da İslamofobi, yalnızca bireysel önyargılardan ibaret değildir; aynı zamanda devlet politikaları ve uygulamalarıyla derinleşmektedir. Öztürk’ün barışçıl bir protesto nedeniyle şiddetle gözaltına alınması ve sınır dışı edilme tehdidiyle karşılaşması, Müslüman kimliğin kamusal alanda kriminalize edildiği bir bağlamda değerlendirilmelidir. Bu, Filistin yanlısı duruşa karşı sergilenen düşmanlığın, İslam karşıtı bir önyargıyla birleştiğinde nasıl tehlikeli bir hale gelebileceğinin göstergesidir.

Ayrıca, İslamofobinin akademik ve entelektüel özgürlükleri de tehdit ettiğini görmek mümkündür. Öztürk, yalnızca bir öğrenci değil; aynı zamanda bir akademisyen adayıdır. Ancak akademik kimliği, Müslüman kimliğini ve insani duruşunu gölgede bırakarak onu “tehdit” olarak damgalamıştır. Bu olay, Batı’nın yalnızca politik bir mesele değil, aynı zamanda bir kimlik sorunu olan İslamofobiye karşı etkisizliğini gözler önüne sermektedir.

Rümeysa Öztürk davası, İslamofobinin sistematik doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Bu tür olaylar, Müslüman bireylerin ifade özgürlüklerini kullanmaktan neden çekindiklerini ve Batı toplumlarında ne tür engellerle karşılaştıklarını anlamak için önemli bir zemin sunmaktadır. Öztürk’ün yaşadıkları, Batı’nın yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda dini ve kültürel temeller üzerine kurulu bir ayrımcılığı nasıl sürdürebildiğini göstermektedir.


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın