Işık ve Gölge

Işık ve Gölge

Işık… İnsanlığın ilk anlam arayışında göğe bakarak bulduğu cevaptır. Mağaralardan meydanlara, taş levhalardan kitaplara, her çağın dilinde ışığın bir adı, bir anlamı, bir işlevi olmuştur. O, yalnızca görmek değil, göstermek içindir. Hakikatin parıltısı da, adaletin terazisi de ışıksız kurulmaz. Bir milleti ayağa kaldıran sözler kadar, o sözleri halkın yüreğine ulaştıran ses de bir ışıktır. Bu ışık, kimi zaman bir ozanda tecelli eder, kimi zaman bir kumandanın duruşunda. Bazen de bir devlet adamının vakarında…

Sözcü devletin ruhunu, kararlılığını, vakarını dilde tezahür ettiren, ışık tutan bir şahsiyettir. Halk ile devlet arasında, bilgi ile hikmet arasında bir köprüdür. Onun kelimeleri, yalnızca cümle kurmaz; milletin zihnini berraklaştırır, muğlak zamanları aydınlatır. Sözü, bir kandil gibi parlayan, karanlığı yaran, umut veren bir sestir. Bu ses bazen bir sabır telkinidir, bazen bir duruşun ilanı. Ve her zaman bir devlet aklının tecellisidir.

Söz, bazen bir liderliğin en açık yüzüdür. Görünür olmak, duyulur olmak, milletin gözünde bir temsiliyet taşımak… Bu, kolay taşınacak bir yük değildir. Zira ışık olmak, dikkatleri üzerine çekmek demektir. Her adımın, her sözün, her mimikin tartıldığı, anlamlandırıldığı bir hayattır bu. Işık olan, yanmayı göze alır. O yüzden ışık hem rehberdir, hem ateş.

Işık zamanla bir istikamet işaretçisi haline gelir. Kimi zaman milletin gönlündeki sorulara cevap olur, kimi zaman dünyanın dikkat kesildiği meselelerde ülkesinin duruşunu ilan eder. Her cümlesi, sadece bilgilendirme değil; aynı zamanda bir ruhun, bir kararlılığın, bir medeniyet tasavvurunun tezahürüdür. Konuşurken bir tarih konuşur gibidir. Çünkü sözcülük bir memuriyet değil, bir mefkûreydi. Kelimeler, onun dilinde devletin diliyle birleşir; cümleleriyle zamanın ruhuna şekil verir.

Ama zaman, her şeyin üzerini örten, her ışığı gölgesiyle sınayan bir nehir gibi akıp gider. Ve bir gün gelir ki, artık o ışık, yerini gölgeye bırakır. Söz biter, sessizlik başlar. Görünürlük çekilir, derinlik öne çıkar. Zira devletin bazı yüzleri göz önünde değil, göz ardında çalışır. Bazı vazifeler açıklıkla değil, gizlilikle ifa edilir.

Bir gün ışığın içinden çıkıp gölgenin eşiğine yürümek gerekir. Artık kürsülerde değil; koridorlarda, ekranlarda değil; satır aralarında, haberlerde değil; karanlığın içinde sessiz bir akıl olarak var olacaktır. Bu, görünür bir görevden görünmez bir misyona geçiştir. Bu bir değişim değil, bir dönüşümdür.

Gölgeler… Çoğu zaman korkulan, dışlanan, unutulan alanlardır. Oysa gölge, ışığın düştüğü yerde değil; ışığın düştüğü yere yön veren yerdir. Bir milletin bekası, sadece görünenin gücünde değil; görünmeyenin zekâsında gizlidir. Artık kelimeler değil, stratejiler konuşacaktır. Artık ses değil, sükût hüküm sürecektir. Gölgenin içindeki bir irade, bir sezgi, bir bilgelik olarak devleti yönlendirenlerden olacaktır.

Burada artık dikkat değil, itina; görünmek değil, gizlenmek; konuşmak değil, dinlemek esas olur. Devletin istihbaratı, bir ışık değil; bir karanlığın içinde atılan adımlarla yürütülür. Ve O, bu suskunluğun içinde daha gür bir ses oldu. Çünkü sükût, bazen haykırmaktan daha güçlüdür.

Bu yolculuk, aynı zamanda bir fedakârlığın adıdır. Zira ışıkta yürüyen biri, görünürlüğünden vazgeçerek gölgede yürümeyi seçmiştir. Bu, şan değil; hizmettir. Ün değil; vakar… Artık onun ismi anılmaz belki, ama tesiri devam eder. Artık kürsülerde görünmez, ama kararların merkezindedir. Artık alkış almaz, ama devletin en mahrem yükünü omuzlar.

Ve bu dönüşüm, modern bir devlet anlayışının en çarpıcı örneklerinden biridir. Zira çağın insanı çoğu zaman görünmeye, konuşmaya, bilinmeye meyillidir. Oysa gerçek liderlik, gerektiğinde görünmeden var olmayı, konuşmadan yön vermeyi bilmektir. Işık, yüzeyde parlayan bir hakikattir; gölge, derinlerde saklı bir irfandır.

Bazı insanlar ışıkta parlar, bazıları ise gölgenin içinde yanar. Ama her ikisi de devlete hizmet eder. Biri yolu gösterir, diğeri yolu korur. Biri söyler, diğeri susar.
Ama her ikisi de aynı hikâyenin sessiz kahramanıdır.

Işık, bazen doğuya değil batıya düşer; ama gölge, hep güneşe en yakın duranların ardında uzar. Hakikat çoğu zaman açıklığın değil, harfin kıyısında duran sessizliğin içindedir. Söz, bazen “kalın” bir sükûttur; yankısı duyulmaz belki, ama ağırlığı yüzyıllık devlet geleneği kadar derindir. Söylenmeyen harfler, bazen en çok şeyi söyler. Elif görünmez ama hep öndedir; yön verir, iz bırakır. Ve göğe kanat çırpan Selçuklu kartalının iki başı olsa da, gölgesi hep tek yere düşer…

İbrahim Kalın’ın hikayesi, bir görev değişikliği değil; bir devlet adamının yeniden doğuşudur. Gölgedeki ışık gibi… Görünmeyen ama yön veren…


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın