Egemenliğin Gölgesinde: Azerbaycan-Rusya İlişkilerinde Yeni Soğuk Cephe
Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması, yalnızca bir devletin değil, aynı zamanda bir ideolojinin, bir hegemonik düzenin ve çok katmanlı bağımlılık ilişkilerinin de sona erdiğini ilan etti. Bu çözülme, ardında 15 bağımsız devlet bırakırken, bu devletlerin çoğu için bağımsızlık salt hukuki değil, aynı zamanda tarihsel, siyasi ve jeopolitik bir sınav anlamına geliyordu. Azerbaycan da bu sınavı en çetin koşullarda veren ülkelerden biri olarak öne çıktı. Bir yandan genç cumhuriyetin ulusal kimliğini yeniden inşa etme çabası, diğer yandan Moskova ile olan yapısal bağların çözülmesi süreci, Azerbaycan-Rusya ilişkilerinin ilk on yılını belirleyen ana dinamikler oldu.
1990’lı yılların başında Azerbaycan iç siyasi istikrarsızlık, Karabağ Savaşı ve ekonomik çöküşle mücadele ederken, Rusya’nın bölge üzerindeki etkisi dolaylı ve çoğu zaman baskın bir biçimde hissediliyordu. Rus barış güçlerinin Karabağ çevresine yerleşmesi, Moskova’nın bu krizi bölgesel nüfuzunu sürdürebileceği bir araç olarak kullandığının göstergesi sayılabilir. O dönemdeki Moskova yönetimi, Güney Kafkasya’daki dengeyi kontrol altında tutabilmek için gerek doğrudan askeri etkisini, gerekse enerji geçiş yolları üzerindeki denetimini bir dış politika aracı olarak kullandı. Azerbaycan ise bu süreçte hem Batı’ya açılmaya çalıştı hem de Türkiye ile olan tarihsel ve kültürel bağlarını stratejik ortaklığa dönüştürme iradesi sergiledi.
2000’li yıllar itibarıyla Azerbaycan, Rusya ile ilişkilerinde daha rasyonel ve dengeleyici bir çizgi benimsedi. Haydar Aliyev döneminde başlayan bu yaklaşım, Azerbaycan’ın enerji kaynaklarını Batı pazarlarına ulaştırma hedefiyle Baku-Tiflis-Ceyhan gibi projelere yönelmesini sağladı. Ne var ki bu yönelme, Moskova tarafından her zaman dostane bir stratejik çeşitlenme olarak algılanmadı. Kremlin, eski Sovyet coğrafyasındaki enerji, güvenlik ve kültürel bağların gevşemesini, kendi çıkarlarına karşı bir tehdit olarak değerlendirmeye başladı. Bu bağlamda, Rusya Federasyonu’nun geliştirdiği “yakın çevre doktrini”, Azerbaycan gibi cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmiş olsalar da halen Rusya’nın stratejik etki alanında tutma isteğinin kuramsal ifadesi haline geldi.
Bu dönemde Azerbaycan, kendi güvenlik mimarisini inşa etmek ve dış politikada çok boyutluluğu kurumsallaştırmak amacıyla önemli adımlar attı. Türkiye ile askeri iş birlikleri, İsrail ile gelişen savunma ilişkileri ve Avrupa enerji güvenliği politikalarında oynadığı rol, Bakü’nün Moskova’ya olan bağımlılığını azaltma stratejisinin yapı taşlarını oluşturdu. Ancak bu denge politikası, her zaman kırılganlıklar içerdi. Zira Azerbaycan’ın içinde barındırdığı Rus nüfuz unsurları Moskova’nın potansiyel baskı araçları olarak varlığını sürdürdü.
DİPLOMATİK KIRILMA NOKTALARI
Azerbaycan ile Rusya arasındaki ilişkiler uzun süre boyunca “soğuk ama işlevsel” bir zeminde yürütüldü. Her iki ülke de tarihsel bağların, enerji ve güvenlik ortaklıklarının yarattığı bağımlılıkları gözeterek doğrudan çatışmadan kaçınmayı tercih etti. Ancak 2024 yılının sonlarından itibaren iki ülke arasındaki diplomatik tansiyon önce sathî bir gerilime, ardından yapısal bir kırılmaya evrildi. Bu süreci tetikleyen olaylar zinciri, tekil diplomatik krizler olmanın ötesinde, taraflar arasındaki güvenin çözülmeye başladığını ve ilişkilerin yeni bir düzleme taşındığını gösteriyordu.
Bu dönemin ilk ciddi kırılma noktası, Aralık 2024’te Azerbaycan’a ait sivil bir hava aracının Çeçenistan hava sahası yakınlarında düşürülmesiyle yaşandı. Rusya, olayın bir “tanımlanamayan hava unsuru”na karşı alınan standart savunma tedbiri olduğunu belirtirken; Azerbaycan kamuoyunda bu durum doğrudan bir düşmanlık eylemi olarak algılandı. Bakü yönetimi, olayın “kasıtlı” olup olmadığını sorgulayan açıklamalar yaptı ve Moskova’dan resmi özür talebinde bulundu. Ancak Kremlin, bu talebe karşılık vermediği gibi olayın diplomatik düzeyde “abartıldığını” ima eden bir tutum sergiledi. Bu noktada, iki ülke arasındaki karşılıklı güven duvarında derin bir çatlak oluştu.
İkinci ve belki de daha sembolik öneme sahip olaylar dizisi, Haziran 2025’te Rusya’nın Yekaterinburg kentinde gerçekleşti. Azerbaycanlı göçmen işçilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Rus güvenlik güçlerinin baskınlar düzenlemesi ve bu sırada en az iki Azerbaycan vatandaşının hayatını kaybetmesi, kamuoyunda büyük bir infiale yol açtı. Olayın ardından Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, Rusya’yı “sistematik ayrımcılık” yapmakla suçladı. Bakü’de düzenlenen protestolarda Rus bayraklarının yakılması, ilişkilerdeki kırılmanın artık sokaklara da yansıdığını gösteriyordu. Öte yandan Rusya, bu tepkileri “iç işlerine müdahale” olarak nitelendirdi ve Azerbaycan’daki medya söylemlerini “kışkırtıcı” olarak tanımladı.
Bu olay, Azerbaycan devletinin sadece uluslararası ilişkilerde değil, diaspora politikalarında da daha iddialı ve korumacı bir çizgiye geçtiğini ortaya koydu. Sovyet sonrası dönemde sıkça geri planda kalan Azerbaycan diasporası, artık Bakü’nün stratejik ilgi alanlarından biri hâline gelmişti.
Gerilimi tırmandıran bir diğer gelişme, yine Haziran ayı sonunda Azerbaycan’da yaşandı. Rusya’nın Azerbaycan’daki medya uzantılarından biri olan Sputnik Azerbaijan ofisine düzenlenen polis baskını, çok sayıda çalışanının gözaltına alınması ve bazı yayınların engellenmesiyle sonuçlandı. Azerbaycan hükümeti, bu kurumun “ülkenin anayasal düzenine ve egemenliğine zarar verici yayınlar” yaptığını ve “yabancı çıkarları temsil eden bir propaganda aygıtı” olarak çalıştığını ileri sürdü.
Rusya, bu müdahaleyi açıkça bir “sansür ve düşmanlık eylemi” olarak tanımladı. Oysa Bakü açısından mesele yalnızca medyatik bir kriz değil, bir egemenlik sınavıydı. Devletin, iç kamu düzenini korumakla uluslararası diplomatik dengeleri gözetme arasında sıkışmadığını; aksine açıkça bir tercih yaptığını gösteriyordu.
İlişkilerin sadece siyasi değil, kültürel ve sembolik boyutta da çözülmeye başladığı dönem Temmuz 2025’te yaşandı. Azerbaycan’da planlanan Rus kültür etkinlikleri iptal edildi. Rus filmleri festivallerden çıkarıldı, bazı üniversitelerdeki Rusça programlar askıya alındı. Bu kararlar, resmi olarak “ekonomik gerekçeler” ya da “program uyumsuzluğu” gibi nedenlerle açıklansa da, diplomatik bağlamda açık bir restleşme olarak yorumlandı. Moskova ise misilleme olarak bazı Azerbaycan kültür temsilcilerinin Rusya’daki programlarını iptal etti. Kültürel diplomasi alanı, artık bir yakınlık zemini değil, sembolik bir rekabet arenası hâline geldi.
BİR GÜÇ KAVŞAĞINDA KİMLİK VE EGEMENLİK SAVAŞI
Uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça atıf yapılan güç, denge ve çıkar gibi jeopolitik kavramlar çoğu zaman kimlik ve sembolik egemenlik meselelerini arka plana iter. Oysa post-Sovyet coğrafyada yaşanan birçok gerilim, aslında salt stratejik değil; kültürel, dilsel ve zihinsel bir bağımsızlık mücadelesinin yansımalarıdır. Azerbaycan ile Rusya arasında son dönemde belirginleşen soğuk çatışma hattı da, bu kimlik eksenli dönüşümün özgün bir örneğidir. Bu dönüşüm, sadece siyasi elitlerin tercihlerine değil, toplumsal bilinçteki yeniden yapılanmaya da dayanmaktadır.
Azerbaycan’ın Sovyet sonrası dönemde öncelikli hedeflerinden biri, kolektif hafızada bastırılmış olan ulusal kimlik unsurlarını yeniden görünür kılmak olmuştur. Türk kimliğiyle, İslam kültürüyle ve tarihsel medeniyet mirasıyla barışmak; Azerbaycan’ın modernleşme sürecinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda ideolojik boyutunu da şekillendirmiştir. Bu yeniden inşa süreci, doğal olarak Sovyet mirasının kültürel kalıntılarını da tartışmaya açmış; özellikle dil, eğitim ve medya alanlarında Rus etkisinin sınırlanması yönünde politikalar devreye sokulmuştur.
Kimlik mücadelesi artık bir simgesel düzlemde de yaşanmaktadır: Bakü sokaklarından üniversite kürsülerine kadar birçok alanda Rusça’nın yerine Azerbaycan Türkçesi ve İngilizce’nin tercih edilmesi; Rus yazarlarının yerini Türk ve Batılı düşünürlerin alması, bu zihinsel dönüşümün somut tezahürleridir. Rusya için ise bu tür adımlar, yalnızca bir iç mesele değil, tarihsel bağların ve kültürel nüfuzun erozyona uğraması anlamına gelmektedir.
Rusya Federasyonu, 2000’li yıllardan itibaren “Rusça konuşan topluluklar”ı koruma kisvesi altında yürüttüğü dış politikasını, bir tür etnik-kültürel vekâlet stratejisine dönüştürmüştür. Bu strateji, özellikle Baltık ülkelerinde ve Orta Asya’da farklı biçimlerde uygulanırken, Azerbaycan özelinde daha örtük ve medya temelli bir biçim almıştır. Sputnik, RT ve benzeri kurumlar aracılığıyla yürütülen kültürel-yumuşak güç projeksiyonu, Azerbaycan toplumuna “alternatif gerçeklikler” sunmakta; bu da egemenliğin bilgi üzerindeki kontrolü meselesini ön plana çıkarmaktadır.
Azerbaycan devletinin Sputnik Azerbaijan’a yönelik operasyonu, yalnızca bir basın özgürlüğü tartışması değil; aynı zamanda bu yumuşak güç stratejisine doğrudan bir yanıt olarak okunmalıdır. Zira kimlik alanında egemenlik, artık sadece sınırlar ve askerî güce değil, algılar ve anlam dünyasına da hükmetme yetisine dayanır.
Bir diğer önemli boyut ise toplumlar arası algıların zamanla nasıl dönüştüğüdür. Geçmişte Azerbaycan toplumunda Rus kültürüne yönelik belirli bir hayranlık ve pragmatik yakınlık varken, bugün bu algı yerini dikkatli, hatta kuşkucu bir mesafeye bırakmış durumdadır. Genç nüfusun kültürel yönelimi artık daha çok Türk, Batılı ve yerli referanslara dayanmakta; Rusya ise çoğu zaman otoriterlik, eski sömürgeci zihniyet ve müdahaleci bir güç olarak algılanmaktadır.
Benzer şekilde, Rus toplumunda da Azerbaycanlılara yönelik algıların giderek olumsuzlaştığı, göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı ile harmanlandığı görülmektedir. Bu karşılıklı yabancılaşma, siyasi krizin ötesinde, kültürel düzeydeki bir çözülmeye işaret etmektedir. İki toplum arasında zamanla oluşmuş olan sembolik yakınlıkların aşındığı, hatta yer yer düşmanca algıların inşa edildiği bir döneme girilmektedir.
YENİ JEOPOLİTİK DENGE ARAYIŞI: TÜRKİYE, İSRAİL VE BATI
Azerbaycan’ın dış politikası, uzun yıllar boyunca çok boyutlu ve dengeleyici bir yaklaşımla tanımlandı. Bu strateji, hem Rusya gibi büyük güçlerle yapıcı ilişkileri sürdürmeyi hem de Batı dünyasıyla entegrasyonu hedefleyen adımlar atmayı içeriyordu. Ancak son yıllarda bu denge politikası yerini daha kararlı, daha kimliksel temellere dayalı bir yönelime bırakmıştır. Bakü, artık sadece bağımsızlığını değil, aynı zamanda kendi bölgesel konumunu yeniden tarif eden bir oyun kurucu aktör olarak sahneye çıkmakta; bu da Rusya ile olan ilişkilerdeki çatışma eksenini genişletmektedir.
Azerbaycan-Türkiye ilişkileri, tarihsel ve kültürel bağların ötesine geçerek derinleşmiş bir stratejik ortaklık biçimini almıştır. “Bir millet, iki devlet” sloganı artık yalnızca bir retorik değil; askeri, ekonomik ve diplomatik düzeyde karşılığı olan bir ittifak yapısına dönüşmüştür. 2020 Karabağ Savaşı sırasında Türk SİHA’larının oynadığı rol, bu ortaklığın yalnızca sembolik değil, somut bir caydırıcılığa da dönüştüğünü kanıtlamıştır.
2021 yılında imzalanan Şuşa Bildirgesi, bu işbirliğini kurumsallaştıran ve kolektif savunma anlayışını içeren bir çerçeve sunmuştur. Türkiye’nin Azerbaycan’daki askeri üs kurma olasılığı, eğitim programları, ortak tatbikatlar ve savunma sanayii işbirlikleri, Rusya açısından bölgedeki dengeleri kökten değiştiren unsurlar olarak algılanmaktadır. Kremlin için bu yakınlık, yalnızca bir NATO müttefikinin Güney Kafkasya’ya girmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda Pan-Türkist bir etki alanının fiilen inşa edilmesi olarak görülmektedir.
Azerbaycan’ın İsrail ile geliştirdiği ilişkiler ise Batı ittifakına açılan daha sessiz ama bir o kadar güçlü bir başka cepheyi temsil etmektedir. Özellikle insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri ve siber güvenlik alanındaki işbirlikleri, Azerbaycan ordusunun kapasitesini ciddi biçimde artırmıştır. İsrail’in Azerbaycan’a sattığı ileri düzey savunma teknolojileri ve enerji işbirlikleri, bu ilişkileri salt taktik değil, stratejik bir düzleme taşımıştır.
Bu yakınlaşma, İran’ı olduğu kadar Rusya’yı da rahatsız etmektedir. Zira Bakü-Tel Aviv hattı, sadece askeri değil, aynı zamanda istihbarat paylaşımı açısından da önemlidir. Moskova için bu, Güney Kafkasya’daki bilgi akışının kontrolünün yitirilmesi ve İsrail’in dolaylı olarak bölgeye yerleşmesi anlamına gelir. Dahası, Azerbaycan üzerinden İsrail’in İran’a yönelik bazı stratejik hamlelerde bulunabileceği ihtimali, Rusya’nın savunma reflekslerini harekete geçiren önemli bir etkendir.
Azerbaycan’ın Batı ile geliştirdiği enerji temelli işbirliği de bu yeni jeopolitik denklemin vazgeçilmez bir boyutudur. Güney Gaz Koridoru projesi, Azerbaycan’ı Avrupa’nın enerji güvenliğinde kritik bir tedarikçi haline getirmiştir. 2022 sonrası Avrupa’nın Rus gazına olan bağımlılığı azaltma çabaları, Azerbaycan’ın stratejik değerini katbekat artırmıştır. Bu süreçte Azerbaycan yalnızca enerji sağlayan bir ülke değil; aynı zamanda Batı’nın doğudaki jeopolitik ortağı haline gelmiştir.
Azerbaycan’ın son dönemde öne çıkardığı projelerden biri de bölge içi bağlantı yollarını yeniden inşa etme girişimidir. Zengezur Koridoru’nun açılması, yalnızca Nahçıvan’a karayolu erişimi sağlamayacak; aynı zamanda Türkiye’den Çin’e uzanan “Orta Koridor”un işlerliğini artıracaktır. Bu proje, Rusya’nın Avrasya içi ticaret yollarındaki tekelini sarsma potansiyeline sahiptir. Moskova, bu hattın stratejik önemini fark etmiş ve zaman zaman bu tür projeleri engelleme yönünde diplomatik baskılar kurmuştur.
Ancak Azerbaycan, bu yeni ulaşım ve ticaret koridorları sayesinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi olarak da Moskova’nın dışında bir eksen kurma gayretindedir. Bu da Azerbaycan dış politikasının “bölgesel otonomi” kazanma sürecini hızlandıran temel yapı taşlarından biridir.
STRATEJİK DEĞERLENDİRME: KRİZ Mİ? YENİ NORMAL Mİ?
Azerbaycan ile Rusya arasında yaşanan gerilim, sıradan bir diplomatik soğukluk ya da geçici bir yanlış anlaşılmadan ibaret değildir. Bu gerilim, post-Sovyet coğrafyanın yapısal dönüşümünün ve uluslararası sistemdeki yeniden konumlanma çabalarının doğrudan bir yansımasıdır. Dahası, yalnızca iki ülkeyi değil; Güney Kafkasya’nın genel güvenlik mimarisini ve Avrasya’daki güç dağılımını da etkileyecek potansiyele sahiptir.
Azerbaycan, artık yalnızca enerji zengini küçük bir devlet değil; kendi dış politikasını tasarlayabilen, bölgesel denklem kurabilen, gerektiğinde kendi çıkarları doğrultusunda büyük güçlerle dahi karşı karşıya gelmeyi göze alabilen bir aktördür. Bu cesur yönelim, bağımsızlık sonrası oluşan dış politika reflekslerinin olgunlaştığını göstermektedir. Ne var ki, bu bağımsızlık arayışı sınırsız değildir. Azerbaycan, hâlâ hem ekonomik hem güvenlik bağlamında dışa bağımlı bir ülkedir. Dolayısıyla attığı her adımda çok taraflı dengeleri gözetmek zorundadır.
Özellikle Rusya gibi bir aktörün karşısında durmak, sadece askeri veya diplomatik hazırlıkla değil; iç politik istikrar, medya kontrolü, bilgi güvenliği ve toplumsal direnç kapasitesi gibi çok boyutlu güç unsurlarını da gerektirir. Azerbaycan bu açıdan son yıllarda önemli ilerleme kaydetmiş olsa da, her yeni açılım aynı zamanda yeni risk alanları yaratmaktadır.
Moskova’nın dış politik vizyonunda “yakın çevre” ya da daha keskin ifadeyle “arka bahçe” olarak tanımladığı post-Sovyet cumhuriyetler, yalnızca jeopolitik bir tampon değil; aynı zamanda tarihsel bir nüfuzun alanıdır. Kremlin’in gözünde bu coğrafyadan çekilmek, yalnızca jeopolitik bir kayıp değil; aynı zamanda Sovyet sonrası dönemin siyasi-ideolojik meşruiyetinin sorgulanması anlamına gelir.
Azerbaycan’ın bu düzlemde bağımsız bir yol izlemesi, Rusya açısından çifte bir tehdit yaratmaktadır: Hem fiili nüfuz alanını kaybetme korkusu hem de diğer eski Sovyet cumhuriyetlerine örnek teşkil edecek bir modelin ortaya çıkması. Bu nedenle Moskova, Bakü’nün attığı her stratejik adımı dikkatle izlemekte, gerektiğinde medya operasyonları, ekonomik baskılar ve diplomatik mesajlarla süreci kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.