Mustafa ŞENTOP
Mustafa Şentop’un siyasi kariyerini anlamak için onu yalnızca bir milletvekili ya da Meclis Başkanı olarak değil, aynı zamanda bir “hukuk düşünürü” ve “fikrî kadro” mensubu olarak ele almak gerekir. AK Parti’nin bir kadro hareketi olarak doğuşu, sadece siyasî temsilin değil, aynı zamanda fikrî derinliğin, kurumsal tahayyülün ve entelektüel sadakatin bir araya geldiği bir zemin oluşturmuştur. Şentop’un bu zemin üzerindeki varlığı, hem akademik kimliği hem de siyasî sorumluluk bilinciyle şekillenmiştir.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamlayan Şentop, özellikle anayasa hukuku ve devlet teorileri üzerine yoğunlaşmış bir akademisyendir. Uzun yıllar Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dersler vermiş, profesörlük unvanını almıştır. Bu akademik geçmiş, Şentop’u sadece hukuki kavramlarla değil, aynı zamanda devlet geleneğiyle, anayasal süreklilikle ve siyasi kurumların meşruiyet kaynağıyla düşünen bir isim hâline getirmiştir. Bu yönüyle, AK Parti’nin 2000’li yılların başından itibaren yürüttüğü reform süreçlerine katkısı sadece teknik bir hukukçuluğun ötesindedir. O, hukuku bir kurucu zihniyetin taşıyıcısı olarak görür.
Şentop’un AK Parti ile ilişkisi, partinin kurumsallaşma sürecinde fikrî katkı sunan bir entelektüel olarak başladı. Parti içinde, “hukuki sağlamlık” ve “devletle çatışmayan reformculuk” ilkelerinin birlikte yürütülebilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu dönemde Şentop’un yazıları, konuşmaları ve akademik yayınları partinin anayasa, hukuk devleti ve yeni yönetim modeli gibi temel meselelerde yönünü tayin ederken başvurulan referanslardan biri hâline geldi.
2011 yılında milletvekili olarak Meclis’e girmesi, onun entelektüel katkısını pratik siyasi düzleme taşıdığı bir eşik olarak değerlendirilebilir. Bu sadece bir akademisyenin siyasete geçişi değil; aynı zamanda, devletin anayasal temellerini bilen, kurumların tarihsel bağlamını okuyabilen, hukuk dilini siyasi vizyonla buluşturabilen bir aktörün kadroya dâhil edilmesidir. O günden itibaren Şentop, AK Parti içerisinde sadece bir milletvekili değil; anayasa meselelerinde danışılan, devletin kurumsal devamlılığı konusunda sözü dinlenen, fikrî ve ahlâkî derinliğiyle mümeyyiz bir şahsiyet olarak yer aldı.
Parti İçi Kurumsal Hafıza ve Seçim Stratejileri
Mustafa Şentop’un AK Parti içindeki etkisi, yalnızca akademik katkılarla sınırlı kalmamış, aynı zamanda partinin sahadaki örgütlenme kapasitesine, seçim güvenliğine ve stratejik planlamasına da yansımıştır. AK Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiş ve bu görev kapsamında seçim işlerinden sorumlu olmuştur. Bu dönem, partinin hem kurumsal kimliğini tahkim ettiği hem de demokratik meşruiyetini sandık üzerinden sürekli teyit ettiği yıllar olarak öne çıkar. Şentop’un bu süreçteki rolü, seçim çalışmalarını yalnızca bir teknik organizasyon olarak değil, bir “hukukî meşruiyet süreci” olarak kurgulamasıyla ayrı bir anlam taşır.
AK Parti’nin sahadaki başarısı, büyük ölçüde yerel örgütlerin disiplinli çalışması, sandık kurullarının takibi ve seçmen iradesinin doğru temsil edilmesiyle yakından ilgilidir. Şentop’un hukukçu kimliği bu noktada belirleyici olmuş; özellikle seçim mevzuatı, Yüksek Seçim Kurulu uygulamaları ve ilçe seçim kurullarının denetimi gibi konularda hem parti içinde hem de kamuoyunda güven inşa eden bir figür hâline gelmiştir. Onun liderliğinde yürütülen seçim süreçleri, partinin demokratik meşruiyetini perçinlemiş, seçim sandığının kutsallığına verilen önem açık biçimde ortaya konmuştur.
Aynı zamanda, Şentop’un bu dönemde geliştirdiği stratejik yaklaşım, sadece kısa vadeli oy hedeflerine değil, uzun vadeli siyasi kültürün inşasına da yöneliktir. Parti teşkilatlarının eğitimi, sandık müşahitlerinin bilinçlendirilmesi, seçim süreci boyunca kullanılan dilin hukuki meşruiyeti öncelemesi gibi birçok alanda kalıcı etkiler bırakmıştır. Onun yürüttüğü çalışmalar, seçimleri bir “mukadder son” olarak değil; her seferinde yeniden hak edilmesi gereken bir güven testi olarak görme bilincini parti tabanına kazandırmıştır.
Bu dönem ayrıca, AK Parti’nin kurumsal hafızasının pekiştirildiği bir eşiktir. Şentop, partinin sadece bugünü için değil, geleceği için de kayıt altına alınması gereken bilgileri, analizleri ve yöntemleri sistematik bir şekilde toplamış, partinin hafızasını diri tutan bir rol üstlenmiştir. Seçim dönemlerinin akışkanlığı içinde dahi kurumsallaşmaya, denetime ve şeffaflığa verdiği önem, AK Parti’nin uzun soluklu siyasi başarısında göz ardı edilemeyecek bir etkendir.
Mustafa Şentop’un bu görev süreci, onu sadece bir hukukçu veya teorisyen değil, aynı zamanda bir stratejist ve organizatör olarak da öne çıkarır. Siyasetin pratiğini, hukukun ciddiyetiyle birleştiren bu yaklaşım, AK Parti’nin seçim başarısını kurumsal bir disiplinle güvence altına almıştır. Şentop’un seçim stratejileri etrafında şekillenen bu katkısı, onun parti içinde “sessiz ama vazgeçilmez” bir güç olarak algılanmasına neden olmuştur.
Anayasa Uzlaşma Süreçlerinde Kurucu Akıl ve Fikrî Derinlik
Mustafa Şentop’un AK Parti’ye katkılarının belki de en kritik ve derinlikli yönlerinden biri, anayasa hukukuna ilişkin bilgi birikimini parti siyasetinin merkezine taşımasıdır. Özellikle Türkiye’nin yeni anayasa arayışında partiyi temsil ettiği dönem, onun yalnızca bir hukukçu değil; aynı zamanda bir “kurucu akıl” taşıyıcısı olduğunu da ortaya koymuştur. Dört büyük partinin temsilcilerinden oluşan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda AK Parti adına görev alan Şentop, burada sergilediği tavırla, anayasa yapımını teknik bir süreçten öte, toplumsal bir sözleşme ve tarihî bir sorumluluk olarak gören yaklaşımıyla dikkat çekmiştir.
Şentop’un bu komisyondaki katkıları, yalnızca müzakere yetkinliğiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda anayasa kavramının Türkiye siyasal tarihindeki ağırlığını bilen bir hukukçu duyarlılığıyla süreci şekillendirmiştir. Yeni anayasa tartışmalarında “mevcut düzeni rötuşlamak” yerine “yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmek” fikrini savunmuş, bu doğrultuda milli iradeyi merkeze alan, bürokratik vesayeti geride bırakmayı hedefleyen ve yasama-yürütme-yargı dengesini gözeten bir sistem önerisinde bulunmuştur.
Şentop’un önerdiği anayasal çerçeve, AK Parti’nin siyasal çizgisiyle de büyük ölçüde örtüşmektedir: güçlü yürütme, hesap verebilir yönetim, demokratik katılım, bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması. Komisyon görüşmelerindeki tavrı, sadece AK Parti’nin pozisyonunu savunmak değil; diğer partileri anlamaya çalışan, ortak paydalar üretmeye çabalayan yapıcı bir katılım örneği olarak kayda geçmiştir. Bu yaklaşım, onu ideolojik bir militan değil; devlet aklının ve anayasal sürekliliğin sözcüsü konumuna getirmiştir.
2017’de gerçekleşen anayasa değişikliği süreci ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş de, Şentop’un anayasal düşüncesinin siyasi düzlemdeki yansıması olarak okunabilir. Yeni sistemin kuramsal temelleri üzerine yaptığı açıklamalar ve akademik geçmişinden beslenen argümanlar, kamuoyunda yeni sistemin “hukukî” gerekçelendirilmesinde etkili olmuştur. O, parlamenter sistemin kronik darboğazlarına karşı önerdiği modelde, denge-denetim mekanizmalarını elden bırakmadan yürütmenin etkinliğini savunmuş, bu çerçevede hem partiyi hem kamuoyunu ikna etmeye çalışmıştır.
Şentop’un bu konuda yaptığı çağrılar, onun konuyu geçici bir reform alanı değil, Türkiye’nin devlet yapısını yeniden düşünme fırsatı olarak gördüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Uzlaşma ve ilkesel temeller vurgusuyla, partizan değil kurucu bir yaklaşımı önceleyen bu duruş, AK Parti’nin anayasa vizyonuna kazandırdığı en kıymetli katkılardan biridir.
Meclis Başkanlığı ve Kurumsal Temsil: Devletin Duruşu
Mustafa Şentop’un siyasal kariyerindeki en görünür fakat belki de en az “gürültüyle” yürüttüğü görev, 2019–2023 yılları arasındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’dır. Bu görev, Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü kurumsal yapısının, yasama organının idaresini üstlenmenin ötesinde, devletin vakarını, sürekliliğini ve denge gücünü temsil etmek anlamına gelir. Şentop, bu görevi ifa ederken AK Parti kimliğini bir yana bırakarak değil; aksine, bu kimliğin taşıdığı devlet aklı ve kurumsallık bilinciyle hareket etmiştir. Onun Meclis Başkanı olarak sergilediği duruş, hem tarafsızlık ilkesine bağlılık hem de milli duruşun kararlılığı bakımından örnek teşkil etmiştir.
Görev süresi boyunca, Türkiye siyasetinde kutuplaşmanın arttığı dönemlerde dahi, TBMM çatısı altında “sükûnet dili”ni koruyan nadir figürlerden biri olmuştur. Meclis kürsüsünü parti polemiklerinin değil; anayasal sorumlulukların, ortak vicdanın ve tarihî hafızanın alanı hâline getirmeye gayret etmiştir. Filistin meselesinde, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne dair yapılan oylamalarda ve Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde Meclis’in ulusal duruşunu sergileyen bildiriler, bu anlayışın tezahürü olarak okunmalıdır. Şentop’un öncülüğünde TBMM, sadece iç politikada değil, uluslararası ilişkilerde de “milletin sesi” olmayı başarmıştır.
Bu dönemde Şentop’un önemsediği bir diğer mesele, Meclis’in kurumsal hafızasının güçlendirilmesi ve yasama organının demokratik meşruiyetinin hatırlatılması olmuştur. TBMM arşivlerinin dijitalleştirilmesi, içtüzük reformu üzerine tartışmaların başlatılması, milletvekillerinin yetki ve sorumluluk alanlarının yeniden ele alınması gibi konular, onun teknik ama bir o kadar da stratejik hamleleridir. Meclis’in popülist bir gösteri alanına dönüşmesine karşı, kurallı, ilkeli ve kurumsal bir yapı olarak kalması gerektiğini her fırsatta vurgulamıştır.
Bu çerçevede dikkat çeken bir diğer husus, Şentop’un temsil gücüdür. Yurt dışı temaslarında, parlamento diplomasisi alanında Türkiye’nin etkinliğini artırma yönünde önemli adımlar atmıştır. İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği Başkanlığı (PUIC), Asya Parlamenter Asamblesi (APA) gibi çok taraflı platformlarda aktif bir rol üstlenmiş, Türkiye’nin “yumuşak gücünü” TBMM üzerinden uluslararası alana taşımıştır. Bu, klasik diplomasi ile kurumsal temsilin kesiştiği alanda Türkiye’nin etkinliğini artıran bir duruş olmuştur.
Şentop’un Meclis Başkanlığı dönemi, bir denge ve temsil meselesi olarak da okunabilir. Hem milletin hem devletin sesini taşıma sorumluluğu, her siyasetçinin kaldırabileceği bir yük değildir. O, bu yükü taşıyabilen ender figürlerden biri olarak, AK Parti’nin kurumsallaşma hikâyesinde kendine has bir yer edinmiştir. Sessiz ama kararlı üslubuyla, yasama organını polemik arenası olmaktan çıkarıp, devlet aklının temsil mekânına dönüştürme yönündeki gayretleri, AK Parti’nin sadece bir iktidar partisi değil; bir devlet kadrosu olduğuna dair iddiasını da kuvvetlendirmiştir.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.