İsmet YILMAZ
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi serüveni, yalnızca halk desteğiyle iktidar olan bir partinin hikâyesi değil; aynı zamanda Türkiye bürokrasisinin, devlet geleneğinin ve teknik ehliyetin siyasetle barıştığı nadir dönemlerden birinin tecellisidir. Bu bağlamda İsmet Yılmaz, AK Parti’nin kurumsallaşma sürecinde sadece bir siyasi aktör değil, aynı zamanda devlet aklının parti politikalarıyla senkronize edilmesinde kilit bir figür olarak ön plana çıkmaktadır.
İsmet Yılmaz’ın siyasal zemine girişi, geleneksel siyasetçilerin aksine, ideolojik hamlelerden veya partizan kamplaşmalardan değil; teknik donanım, kamu yönetimi deneyimi ve anayasal sadakat çizgisinden neşet etmiştir. 2002 genel seçimlerinin hemen ardından AK Parti iktidarı, yönetim mekanizmalarında köklü bir değişim ve etkinlik hedeflemiş; bu süreçte partinin siyasi meşruiyetini taşıyacak liyakat sahibi bürokratlara yönelmiştir. İsmet Yılmaz, tam da bu ihtiyacın bir cevabı olarak devlet kadrolarında öne çıkmıştır.
2002–2007 yılları arasında Denizcilik Müsteşarlığı görevini üstlenen Yılmaz, özellikle ulaşım, liman işletmeciliği ve deniz ticareti gibi stratejik sektörlerin yeniden yapılandırılmasında etkili olmuş; kamu-özel sektör işbirliklerinin yasal ve idari altyapılarını inşa etmiştir. Bu süreç, AK Parti’nin ilk döneminde ekonomik kalkınma ve dış ticaret odaklı büyüme stratejisinin altyapısal dayanaklarını oluşturan kritik bir eşikti. İsmet Yılmaz, bürokrasi içindeki sessiz ama belirleyici bu katkısıyla, yalnızca teknik bir icracı değil; aynı zamanda AK Parti’nin “etkin, hızlı ve disiplinli yönetim” idealinin sahadaki temsilcisi olmuştur.
2007 yılına gelindiğinde ise Yılmaz’ın adı, Türkiye siyasetinin anayasal sınavlarından biri olan 114. madde uygulamasıyla tekrar öne çıkmıştır. Bilindiği üzere seçim dönemlerinde tarafsız bakan atanmasını öngören Anayasa’nın 114. maddesi çerçevesinde İsmet Yılmaz, Ulaştırma Bakanı olarak görevlendirilmiştir. Bu dönem, yalnızca teknik bir geçiş süreci değil; aynı zamanda AK Parti’nin kamuoyuna verdiği “anayasa dışına çıkmadan reform” mesajının somutlaşmış halidir. İsmet Yılmaz, tarafsızlığıyla, hukuki duruşuyla ve mevcut bürokratik yapıyı sarsmadan yeni siyasi yönelime hizmet edebilme kapasitesiyle örnek bir geçiş figürü olmuştur. Bu yönüyle kendisi, devlet mekanizmasının siyasal dönüşümle çatışmadan, aksine onu destekleyerek çalışabileceğini gösteren az sayıda örnekten biridir.
Yılmaz’ın kurumsal hafızası yalnızca teknik bilgiden ibaret değildir. Mühendislik eğitiminin kazandırdığı sistematik düşünce yapısı, hukuki formasyonla birleşince onu bir “kadro hareketi” içinde değerlendirilecek en işlevsel unsurlardan biri haline getirmiştir. AK Parti, kurulduğu andan itibaren duygusal sadakatle değil, görev ehliyetiyle ilerlemeyi esas alan bir organizasyon olmayı hedeflemiş; İsmet Yılmaz gibi profillerle bu hedefini hayata geçirmiştir. Bürokrasi kökenli bir teknokratın, zamanla siyasi irade içerisinde “güven veren” bir figüre dönüşmesi, AK Parti’nin devletle kurduğu pragmatik ama ilkeli ilişki biçimini anlamak açısından öğreticidir.
Bu yönüyle bakıldığında İsmet Yılmaz’ın 2002–2007 arası dönemdeki bürokratik rolü, onu siyasal kadro içerisinde gelecekte savunmadan eğitime, Meclis başkanlığından yasa yapımına uzanacak bir serencamın hazırlayıcısı haline getirmiştir. O, yalnızca bir müsteşar ya da geçici bir bakan değil; AK Parti’nin kurumsal hafızasını taşıyan, krizleri yumuşatan ve politik kararların devlet içindeki yankılarını ölçen bir “denge adamı” olarak yer edinmiştir.
Stratejik Alanlarda Temsil: Savunma ve Güvenlik Politikaları
AK Parti’nin iktidar yıllarının en zorlu alanlarından biri, şüphesiz savunma ve güvenlik politikalarıdır. 2000’li yılların başından itibaren terörle mücadele, askeri vesayetin geriletilmesi ve milli savunma sanayisinin yerlileştirilmesi gibi stratejik başlıklarda kapsamlı dönüşümler gerçekleştirilmiştir. Bu dönüşüm süreci, yalnızca siyasi irade ile değil, aynı zamanda bu iradeyi kurumlara yansıtabilecek güvenilir kadrolarla mümkün olmuştur. İşte bu noktada İsmet Yılmaz’ın, özellikle iki ayrı dönemde yürüttüğü Milli Savunma Bakanlığı görevi hayati bir rol oynamıştır.
İsmet Yılmaz’ın Milli Savunma Bakanlığı’na atanması, sıradan bir bakanlık rotasyonu değil; devletin güvenlik aklının sivilleşmesi sürecinde “denge” arayışının bir sonucudur. Türkiye’de uzun yıllar boyunca savunma bakanlığı, askerî yapının etkin olduğu bir alan olarak görülmüş; karar alma süreçlerinde sivil otoritenin varlığı ya yok sayılmış ya da sınırlandırılmıştır. AK Parti ise bu geleneği kırarak, sivilleşmeyi kurumsallaştırmak istemiştir. Yılmaz’ın teknik bilgisi, hukuki geçmişi ve çatışmasız karakteri, onu bu geçiş süreci için en uygun figür haline getirmiştir.
Yılmaz’ın bakanlığı sırasında özellikle üç temel alanda dikkat çekici hamleler gerçekleşmiştir. İlki, TSK–NATO ilişkilerinin yeniden tanımlanmasıdır. AK Parti’nin savunma stratejisinde NATO üyeliği, bir güvenlik şemsiyesi olmanın ötesine geçerek aynı zamanda demokratik meşruiyetin bir referansı olarak konumlandırılmıştır. Yılmaz, bu süreçte Türkiye’nin uluslararası güvenlik taahhütlerini korurken, aynı zamanda kendi ulusal savunma çıkarlarını da öne çıkaran bir denge siyaseti yürütmüştür. Özellikle 2012–2014 döneminde Suriye krizi, sınır ötesi tehditler ve mülteci dalgalarıyla boğuşan Türkiye, hem NATO ile uyum içinde hareket etmiş hem de sınır güvenliğini korumak için milli reflekslerini diri tutmuştur. Yılmaz’ın bu konudaki açıklamaları genellikle itidalli, ancak milli hassasiyetleri önceleyen bir dilde olmuştur.
İkinci olarak, milli savunma sanayisinin yerlileştirilmesi meselesi, İsmet Yılmaz döneminde daha görünür hale gelmiştir. AK Parti’nin 2010 sonrası stratejilerinde “dışa bağımlılığı azaltmak” ilkesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir gereklilik olarak değerlendirilmiştir. Yılmaz’ın Bakanlığı döneminde İHA/SİHA projeleri, yerli yazılımlar, teçhizat üretimi ve askeri eğitim alanında modernizasyon süreçleri hız kazanmıştır. Bu süreçte kendisi, teknik bilgiye sahip bir yönetici olarak değil; aynı zamanda savunma sanayii şirketleriyle devlet arasında koordinasyonu sağlayan, bürokratik dirençleri aşan bir ara yüz olarak görev yapmıştır.
Üçüncü önemli başlık ise, asker-sivil ilişkilerinin normalleşmesi ve ordunun anayasal sınırlar içinde tutulmasıdır. Bu konu, AK Parti’nin iktidar yıllarında en çok tartışılan ve dönüştürülen alanlardan biridir. Ergenekon ve Balyoz davaları, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki yeniden yapılanma, TSK’nın siyasetten arındırılmasına yönelik çeşitli tartışmaları beraberinde getirmiştir. İsmet Yılmaz, bu dönemde tansiyonu yükseltmeden, devletin temel güvenlik kurumlarında reformcu bir yaklaşımı temsil etmiştir. Özellikle 2015–2016 yılları arasında, hem terörle mücadele hem de yapısal reformların zemini açısından kritik bir geçiş dönemidir. Bakanlık sürecinde TSK’nın profesyonelleşme adımları hızlanmış, askeri yargının sivil denetime açılması ve özlük haklarının modernleştirilmesi gibi başlıklarda ilerleme kaydedilmiştir.
Yılmaz’ın savunma alanındaki en büyük başarısı, bu dönüşüm sürecini dramatize etmeden, siyasi krizlere dönüşmeden yönetebilmiş olmasıdır. Partinin “reformcu ama istikrarlı” çizgisine uygun şekilde hareket etmiş; her açıklamasında devleti merkeze alan, kurumları itibarsızlaştırmadan dönüştüren bir dil kullanmıştır. Özellikle vesayetçi yapılarla mücadelede kullandığı üslup, onu partinin diğer aktörlerinden ayıran önemli bir özelliktir. Ne polemik üretmiş, ne de sessiz kalmıştır; dengeyi gözeten bir teknokrat gibi değil, devlet terbiyesiyle yetişmiş bir siyasetçi gibi davranmıştır.
Meclis Başkanlığı ve Siyasi Denge
2015 yılı, Türkiye siyasal tarihi açısından hem anayasal sınamaların yaşandığı hem de siyasal denge arayışlarının öne çıktığı olağanüstü bir dönemdir. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi, 13 yıllık iktidarından sonra ilk kez meclis çoğunluğunu kaybetmiş, dört partili bir meclis yapısı ortaya çıkmıştır. Bu durum, parlamenter sistemin işlemeye devam edip edemeyeceği sorusunu gündeme taşımış; siyasal kriz potansiyeli taşıyan bir ortamda devletin temel organlarının meşruiyetini koruyacak figürlerin öne çıkması gerekmiştir. Bu bağlamda İsmet Yılmaz’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçilmesi, salt bir kurumsal tercih değil; aynı zamanda AK Parti’nin siyasi zarafet, anayasal sadakat ve denge üretme stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Yılmaz’ın TBMM Başkanlığına seçilişi, AK Parti’nin o günkü liderliği açısından hem pragmatik hem de ilkesel bir tercihti. Dört partili mecliste hiçbir siyasi parti tek başına başkan seçtirecek çoğunluğa sahip değildi. Diğer yandan Meclis Başkanlığı, yasama organının tarafsızlığını ve anayasal sürekliliğini temsil eden bir makam olduğundan, kutuplaşmayı daha da derinleştirmeyecek, “makul” bir figür ihtiyacı doğmuştu. İsmet Yılmaz, geçmişten beri partide teknik birikimiyle tanınan, kamuoyunda çatışmacı bir dil kullanmayan ve devlet teamüllerine bağlılığıyla bilinen bir isimdi. Bu yönüyle yalnız AK Parti içinde değil, muhalefet tarafından da tepki çekmeyen nadir şahsiyetlerden biri olarak öne çıktı.
TBMM Başkanı olarak görev yaptığı dönemde İsmet Yılmaz, anayasal denge ve yasama yetkisinin işleyişini koruma yönünde sessiz ama etkin bir performans sergiledi. 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasındaki “koalisyon çıkmazı” ve hükûmet kurulamayan süreçte Meclis, sembolik bir organ olmaktan ziyade anayasal meşruiyetin devamı açısından kritik bir işleve sahipti. Yılmaz, bu süreçte siyasi gerilimi artırmak yerine Meclis’i çalıştırmayı, komisyonları işletmeyi ve temel yasama görevlerini sürdürmeyi başardı. Bu tavır, AK Parti’nin kriz anlarında bile devleti çalışır halde tutma siyasetinin kurumsal karşılığıydı.
Özellikle hükümet kurma sürecinin tıkandığı ve seçimlerin yenilenmesinin gündeme geldiği dönemde, Yılmaz’ın açıklamaları ve tutumu, anayasal sınırlar içinde kalmaya özen gösteren bir devlet adamı profilinin örneğidir. Hiçbir zaman siyasi tarafgirliğe düşmeden, Meclis’in tüm üyelerine eşit mesafede durduğunu göstermesi, yalnızca yasal bir sorumluluk değil; aynı zamanda partinin toplum nezdindeki meşruiyetini tahkim eden bir tavır olmuştur.
Yılmaz’ın Meclis Başkanlığı aynı zamanda AK Parti’nin yeni anayasa hedefi, başkanlık sistemi tartışmaları ve kurumsal reformlar gibi stratejik meseleleri konuştuğu bir döneme denk gelmektedir. Bu tartışmalar içerisinde onun pozisyonu, sürece yön veren bir aktörden ziyade, sürecin sağlıklı işlemesini temin eden bir hakem niteliğindeydi. Kimi zaman gergin oturumlarda sergilediği soğukkanlılık ve nezaket, siyasi rekabetin kurumsal yıpranmaya dönüşmesini engellemiştir. Bu özellikler, özellikle Meclis başkanlığı gibi sembolik olduğu kadar işlevsel olan bir makam için elzemdir ve İsmet Yılmaz bu sorumluluğu büyük bir siyasi olgunlukla taşımıştır.
Bu dönemin dikkat çekici bir diğer yönü, İsmet Yılmaz’ın siyasi dilde polemik üretmekten uzak durmasıdır. Türkiye’de yasama organının sıklıkla siyasal çatışmaların arenasına dönüştüğü bir dönemde, onun sergilediği itidalli üslup, siyasi kadro içinde farklı bir duruşun temsilidir. Özellikle AK Parti’nin kamuoyunda “kriz yönetebilen kadro” olarak tanımlanmasını mümkün kılan aktörlerden biri olarak Yılmaz, görev süresince siyaseti çarpıştırmak yerine dengelemekten yana bir tutum sergilemiştir.
Toplumsal Bütünlüğün Temsili: Milli Eğitim Bakanlığı ve Sosyal Politikalar
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar vizyonu yalnızca ekonomik büyüme ya da devlet kapasitesinin artışıyla sınırlı değildir. AK Parti, Türkiye toplumunu tarihsel kodlarıyla yeniden bütünleştirmeyi hedefleyen bir zihinsel ve sosyokültürel dönüşümün de taşıyıcısıdır. Bu dönüşümün en kritik alanlarından biri ise eğitimdir. Zira eğitim politikaları yalnızca bireysel başarıya hizmet eden araçlar değil; bir milletin gelecek tahayyülünü, değerler sistemini ve vatandaşlık tanımını şekillendiren stratejik kaldıraçlardır. Bu açıdan bakıldığında İsmet Yılmaz’ın yürüttüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevi, onun siyasi kariyerinde sembolik bir görevden öte, partinin uzun vadeli ideolojik inşasına katkı sunduğu nadir alanlardan biri olarak değerlendirilmelidir.
İsmet Yılmaz’ın Milli Eğitim Bakanı olarak atandığı dönem, Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından gelen, olağanüstü bir yeniden yapılanma sürecine denk gelir. Eğitim sistemi, FETÖ’nün en yoğun kadrolaştığı, örgütsel yapılanmanın en derin olduğu alanlardan biridir. Dolayısıyla bu dönemde sadece pedagojik meseleleri değil, aynı zamanda devlet güvenliği, milli birlik, aidiyet ve değerler sistemi gibi derin yapısal başlıkları da yönetme sorumluluğu söz konusudur. İsmet Yılmaz, bu süreçte eğitimi sadece müfredatla sınırlı görmeyen, eğitimi bir “devlet işi” olarak ele alan klasik bürokrat geleneğini temsil etmiştir.
Yılmaz’ın eğitim politikası yaklaşımı üç temel eksen üzerinde yükselmiştir: birincisi, milli değerlerin yeniden inşası; ikincisi, fırsat eşitliği ve kapsayıcılık; üçüncüsü ise kurumsal istikrarın sağlanmasıdır.
İlk olarak, FETÖ’nün devlet kurumlarından temizlenmesi sürecinde, Milli Eğitim Bakanlığı yapısal olarak revize edilmiş; öğretmen atamalarından okul müfredatlarına kadar uzanan geniş bir alanda reformlar gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde Yılmaz, eğitimde milli kimliği öne çıkaran, toplumsal aidiyet duygusunu pekiştiren politikaları savunmuştur. Özellikle “değerler eğitimi” ve “yerli-milli” müfredat vurgusu, AK Parti’nin toplumsal mühendislik iddiası olmaksızın kendi medeniyet birikimini sistematikleştirme çabasının bir yansımasıdır. İsmet Yılmaz, bu çabanın teknik taşıyıcısı ve siyasi meşruiyet kazandırıcısı olmuştur.
İkinci olarak, Yılmaz döneminde bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi, eğitimin coğrafi olarak yaygınlaştırılması ve dezavantajlı grupların sisteme entegrasyonu konusunda ciddi adımlar atılmıştır. Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere birçok bölgede okul yapımı hızlandırılmış, taşımalı eğitim sistemi yeniden düzenlenmiş ve yoksul ailelerin çocuklarına eğitimde erişim kolaylaştırılmıştır. Bu yönüyle İsmet Yılmaz, AK Parti’nin sosyal devlet tahayyülünü, bürokratik bir planlama düzleminden sahadaki uygulamaya geçiren bir yönetici profili sergilemiştir. Bu tavır, onun savunmadan eğitime, kamu yönetiminin her alanında “toplum merkezli devlet” perspektifini esas alan bir zihniyeti temsil ettiğini ortaya koyar.
Üçüncü ve çoğu zaman göz ardı edilen katkı ise, kurumsal istikrar meselesidir. Türkiye’de eğitim sistemi sık değişen müfredatlar, sınav sistemleri ve yönetsel tercihler nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. İsmet Yılmaz’ın bakanlığı, bu tartışmaların içinde olmakla birlikte, en az sistem değişikliğinin yapıldığı ve öğretmen kadrolarının moral/motivasyonunun gözetildiği bir dönem olarak kayda geçmiştir. Eğitim gibi milyonlarca kişiyi doğrudan etkileyen bir alanda “istikrarlı yönetim” başlı başına bir başarıdır. Yılmaz, hızlı reformculuk yerine kalıcı kurumsallaşmayı hedefleyen tutumuyla, AK Parti’nin 2010 sonrası “dengeleyici” ve “toparlayıcı” siyasi çizgisinin eğitimdeki temsilcisi olmuştur.
Bununla birlikte İsmet Yılmaz’ın siyasi dili, Milli Eğitim Bakanlığı döneminde de polemik üretmeye değil, kurum inşa etmeye dönük olmuştur. Eğitim, toplumun en kırılgan sinir uçlarına temas eden bir alan olmasına rağmen Yılmaz, ne sendikalarla ne muhalefetle doğrudan çatışmaya girmiştir. Onun bu tutumu, “siyasi polemikle değil, yönetim kültürüyle iz bırakma” ilkesine dayanmaktadır. Bu yönüyle o, AK Parti kadroları içinde sadece bir teknokrat değil; toplumsal barışı gözeten, gerilim üretmeyen, aidiyet duygusunu pekiştiren bir devlet adamıdır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.