Küresel Vicdanın Ayaklanışı: Magrip Direniş Konvoyu

Küresel Vicdanın Ayaklanışı: Magrip Direniş Konvoyu

Gazze bugün, yalnızca bombaların hedefi değil; insanlığın suskunluğu, karar vericilerin körlüğü ve uluslararası düzenin ikiyüzlülüğüyle kuşatılmış bir vicdan harabesidir. On binlerce sivilin ölümüne, şehirlerin yerle bir edilmesine, çocukların cansız bedenlerinin enkaz altından çıkarılmasına rağmen hâlâ “denge” ve “tarafsızlık” adı altında yapılan açıklamalar, çağımızın ahlâkî felaketini gözler önüne sermektedir. Bu tablo karşısında asıl imtihan, siyasal değil vicdanîdir. Gazze, 21. yüzyılın gerçek bir vicdan testidir.

Olan biteni salt bir savaş veya çatışma olarak tanımlamak, yaşananları eksik okumak olur. Gazze’de yürütülen askeri harekât, hedef gözetmeksizin bir halkı kolektif biçimde cezalandırmayı amaçlamakta; bunun adı ise çağdaş hukukun ve ahlakın terimleriyle ancak etnik temizlik ve soykırım çerçevesinde tanımlanabilir. Bu kavramlar, rastgele kullanılan sloganlar değildir; insanlık tarihinin en karanlık sayfalarına verilen hukuki ve ahlaki karşılıklarıdır. Gazze’de olup bitenleri bu bağlamdan koparmak, hem tarihsel hem de vicdanî bir suça ortak olmaktır.

Bu soykırımın yalnızca hukukla değil, daha derin bir düzlemde —ahlakla, inançla ve insanlık mirasıyla— değerlendirilmesi gerekir. İnsan olmanın, vicdan sahibi olmanın, hakikatin yanında durmanın bir sınavı yaşanıyor. Gazze’deki çocuklar bombalardan korunacak sığınak bulamazken; uluslararası hukuk metinleri raflarda tozlanmakta, “medenî” dünyanın liderleri kendi çıkar hesaplarıyla sessizlik içinde izlemektedir.

Bugün bir bireyin, bir halkın ya da bir ulusun suskunluğu, tarihin tanıklığı karşısında bir sessizlik değil, bir beyan olarak okunacaktır. Ve bu beyan, insanlık onurunun nerede durduğunu gösterecektir. Çünkü Gazze, sadece bir şehir değil; bir çağın vicdanıdır.

Magrip Direniş Konvoyu – Halkların Ahlaki Yürüyüşü

Gazze’de yükselen çığlığa karşılık veren ilkler arasında, halk iradesiyle hareket eden Magrip Direniş Konvoyu, çağımızda devletlerin suskun kaldığı yerde halkların konuştuğunu gösteren tarihî bir adım olmuştur. Fas’tan başlayan ve Cezayir, Tunus, Libya gibi Kuzey Afrika ülkelerinden katılımlarla büyüyen bu konvoy, sadece fiziksel olarak Gazze’ye değil, sembolik olarak insanlığın vicdanına doğru ilerlemektedir. Bu yürüyüş, coğrafi sınırların, siyasi anlaşmaların ve diplomatik engellerin ötesinde, kalpten kalbe kurulan bir adalet köprüsüdür.

Bu hareketin değeri, taşıdığı fizikî yardımdan ziyade, temsil ettiği ruh ve hafıza ile ölçülmelidir. Magrip Direniş Konvoyu, Endülüs’ten göçe zorlanan Müslümanların Osmanlı’ya sığınması gibi; Kudüs Haçlı işgali altındayken Selahaddin’in çağrısıyla ayağa kalkan halklar gibi; 19. yüzyılda Batı emperyalizmine karşı halk uyanışları gibi tarihi damarlarla beslenen bir direniş çağrısıdır. Bu, sadece bir yardım hareketi değil; tarihin içinden geçerek bugüne ulaşan bir adalet arayışıdır.

Konvoyda yer alan insanlar arasında akademisyenler, öğrenciler, çiftçiler, sanatçılar ve işçiler vardır. Yani karar verici konumda olmayan, ancak karar vericilere yön verecek ahlakî yetkiye sahip olan kitleler… Bu yönüyle Magrip Konvoyu, klasik anlamda bir diplomatik ya da askerî hareket değil; halkın kendi vicdanıyla oluşturduğu, kendine özgü ve onurlu bir seferdir. Yürüyüş her ne kadar fiziksel bir hareket olarak görünse de aslında bir vicdan seferberliğidir. Sınırları yürüyerek aşan bu insanlar, esasen bir çağrı taşıyor: “Susmayın, görmezden gelmeyin, biz buradayız ve görüyoruz.”

Bu direniş, yeni çağın en güçlü silahını elinde taşıyor: ahlaki meşruiyet. Devletlerin çıkar hesaplarına göre hareket ettiği bir çağda, halklar sadece insan olmanın asgarî sorumluluğuyla yola çıkıyor. Ellerinde ne silah var, ne de diplomatik ayrıcalıklar. Ama taşıdıkları yük, dünyanın dört bir yanındaki vicdan sahiplerinin sesi olmuş durumda. Magrip Direniş Konvoyu, halkların kaderine sahip çıkma iradesinin güncel bir tezahürü; sessizlik duvarına çarpan bir hakikat dalgasıdır.

Bu yürüyüş, aynı zamanda yeni bir uluslararası sivil hareket paradigmasının da habercisidir. Artık devletlerin pasifliğine karşı halkların aktifliği, geleneksel diplomasiye karşı vicdan diplomasisi, çıkar merkezli uluslararası ilişkiler yerine değer merkezli bir insanlık dili yükselmektedir. Ve bu dilin kelimeleri, yürüyen insanların ayak izlerinde gizlidir.

Tarihî Hafızanın Direnci ve Tanıklığın Gücü

Gazze’de yaşananlara karşı susmak, yalnızca bugünün utancı değil; yarının tarihî yüküdür. Zira her soykırım, her büyük felaket, yalnızca eylemle değil, görmezden gelen sessizlikle de büyür. Bu nedenle hafıza, sadece geçmişi hatırlamak için değil; geleceği felaketten korumak için yaşatılır. Gazze, işte tam da bu noktada, hafızanın direnciyle ayakta kalmaya çalışan bir halkın adı haline gelmiştir. Onları yaşatacak olan, bugün gösterilen tanıklık ve yarına aktarılacak hakikat bilgisidir.

Bosna’da yaşananlar, Sabra-Şatilla kamplarındaki katliamlar, Halepçe’de kimyasal bombalarla boğulan bebekler, Ruanda’da binlerce insanın göz göre göre öldürülmesi… Bütün bu felaketlerin ortak noktası, yalnızca şiddetin büyüklüğü değil; o anlarda dünyanın büyük kısmının suskunluğuydu. O suskunluk, hem suçun genişlemesine hem de faillerin cesaret bulmasına neden oldu. Bugün Gazze’de yaşananlar da benzer bir sessizliğin gölgesinde ilerliyor. Ancak artık unutmanın ve unutturmanın araçları eskisi kadar güçlü değil.

Çünkü çağımızda, tanıklık sadece tarihçilerin kaleminde ya da arşivlerin tozlu raflarında değil; sıradan insanların cep telefonlarında, sosyal medya hesaplarında, dijital hafızalarda yaşatılıyor. Bu tanıklıklar, gelecekte yalnızca hukukî deliller değil, aynı zamanda insanlık vicdanının bir hafıza haritası olacaktır. Bu noktada akademisyenlere, entelektüellere, sanatçılara ve kalemi elinde tutan herkese büyük bir görev düşmektedir: Tanıklık etmek, yazmak, kayda geçirmek, unutturmamak.

Mazlumun sesi, çoğu zaman çığlıkla değil, fısıltıyla duyulur. Ve o fısıltıyı işitebilmek için sessizlik gerekir. Bugün o sessizliği bozmak, o sesi yükseltmek bir sorumluluktan öte, bir varoluş meselesidir. Çünkü yazılmayan her hikâye, unutulmaya mahkûmdur. Unutulan her acı, tekrar etmeye meyillidir. Bu yüzden Gazze’nin tanıklığı, yalnızca Filistinlilere değil, insanlığın ortak hafızasına aittir. Bu hafızayı diri tutmak, gelecekteki yeni zulümlerin önüne geçmenin tek yoludur.

Bir halkı yok etmenin ilk adımı, onun sesini kısmaktır. O sesi korumak, yaşatmak ve duyurmak artık sadece Filistinlilerin değil, vicdanı diri olan herkesin görevidir. Çünkü bu tanıklık, bir halkın yaşama hakkı kadar, insanlığın ahlakî varlığının da teminatıdır.

Tarih Önünde Konuşmak

Her çağ, kendine özgü bir sınavla karşılaşır. 20. yüzyıl, Hiroşima’nın, Bosna ve Ruanda’nın çağını yaşadı. 21. yüzyılın adı ise Gazze ile anılacak. Bu bir kader değil, insanlığın yaptığı ve yapmadığı her şeyin toplamıdır. Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir halkın değil, tüm dünyanın sınandığı bir eşiği temsil ediyor. Bu eşiği geçerken kimlerin konuştuğu, kimlerin sustuğu, kimlerin yürüdüğü ve kimlerin arkasını döndüğü unutulmayacak.

Magrip Direniş Konvoyu, halkların vicdanıyla tarihin önüne çıktığı bir andır. Devletlerin çıkar odaklı hesaplarına karşı halkların yürüyerek kurduğu cümlelerdir bu. Diplomatik koridorlarda fısıldanan boş sözlerin karşısına, açık yollarda yükselen net bir vicdan sesidir. Bu hareket, yalnızca Gazze için değil, susan dünyanın kendi insanlığıyla yüzleşmesi için de bir çağrıdır.

Bu yazı, bir teşhir değil; bir çağrıdır. Karar vericilere, aydınlara, kanaat önderlerine, siyasetçilere, akademisyenlere ve halklara… Bir yerlerde zulüm varsa, ona karşı ses yükseltmek bir seçenek değil, bir yükümlülüktür. Bu çağrı sadece Filistin için değil, insan kalabilmek içindir.

Tarih, bugün yazılıyor. Şu anda atılan her adım, söylenen her söz, yazılan her cümle, yarının çocuklarına bırakılacak bir mirastır. Ya “neden sustular” sorusuyla anılacağız ya da “bu sessizlik çağında ses verenlerden biri oldular” cümlesiyle. Artık hiçbir bahane, hiçbir çıkar, hiçbir diplomatik kıvraklık bu gerçeği örtemez.

Gazze’de yaşananlar karşısında kimse tarafsız kalamaz. Çünkü ortada bir insanlık suçu varsa, tarafsızlık yoktur; ya zalimin yanındasındır ya da mazlumun. Ve tarih bu ayrımı çok net yapar. Bugün konuşmak, yarın utanmamak içindir. Bugün yürümek, yarın iz bırakmak içindir. Bugün tanıklık etmek, yarın insan kalabilmek içindir.


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın