Türkiye’nin savunma sanayisinde son yirmi yılda attığı en iddialı adımlardan biri olan KAAN Millî Muharip Uçak (MMU) Projesi, yalnızca bir savaş uçağından ibaret değildir. Bu platform, teknolojik bağımsızlık, bölgesel caydırıcılık ve küresel rekabet gücünün birleştiği stratejik bir eşik noktasıdır. KAAN, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin kendi hava kuvvetlerini beşinci nesil savaş uçaklarıyla donatma iradesini temsil etmenin ötesinde, savunma sanayisinde bir paradigma değişimini de simgelemektedir.
TUSAŞ (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.) tarafından yürütülen bu proje, 2010’lu yılların başında TF-X adıyla başlatılmış, yıllar içinde tasarım, üretim ve entegrasyon süreçlerinden geçerek 2023’te yer testlerini başarıyla tamamlamış ve 2024’te ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Uçağın “KAAN” adı, yalnızca Türk mitolojisine atıfla değil, aynı zamanda kendi gök semalarını kendi iradesiyle savunabilecek bir ulusun sembolü olarak düşünülmelidir.
KAAN, teknik anlamda beşinci nesil savaş uçağı kategorisinde yer almaktadır. Bu sınıf; düşük radar izi (stealth), süper seyir (supercruise), gelişmiş aviyonik sistemler, ağ merkezli harp yetenekleri ve yapay zekâ destekli görev sistemleri gibi özellikleri içermektedir. KAAN’ın en dikkat çekici yönlerinden biri de görev bilgisayarının, radar sistemlerinin ve elektro-optik bileşenlerinin önemli bir kısmının ASELSAN ve TÜBİTAK SAGE gibi yerli kuruluşlar tarafından geliştirilmiş olmasıdır. Motor teknolojisinde başlangıçta yabancı menşeli çözümlere başvurulsa da, uzun vadeli hedef Türkiye’nin kendi turbofan motorunu üretmesi yönündedir. Bu da savunma sanayiinde dışa bağımlılığın kademe kademe azaltıldığını göstermektedir.
Uçağın kokpit yapısından görev bilgisayarına, elektronik harp sistemlerinden uçuş kontrol algoritmalarına kadar birçok alanda yerli mühendisliğin damgası bulunmaktadır. Radar kesit alanı düşürülmüş gövde tasarımı, çift motor yapısı ve gelişmiş sensör füzyonu sayesinde KAAN, hem hava-hava hem de hava-yer görevlerinde üstün performans sergileyecek şekilde planlanmıştır. Ayrıca uçakta kullanılacak milli mühimmatların (Gökdoğan, Bozdoğan, SOM, HGK, LGK vb.) entegre edilmesiyle, hem operasyonel hem de lojistik açıdan tam uyumlu bir sistem ortaya çıkmaktadır.
Savunma sanayisindeki küresel eğilimler incelendiğinde, KAAN’ın bu düzeyde bir yerlilik oranına sahip olması dikkat çekicidir. Dünyada beşinci nesil uçak üretebilenler listesi oldukça sınırlıdır: ABD (F-22, F-35), Rusya (Su-57), Çin (J-20) gibi ülkelerin yanına Türkiye’nin de bu ligde girmesi, yalnızca askeri değil, siyasi ve teknolojik anlamda da yeni bir dönemin habercisidir. Bu bağlamda KAAN, sadece bir hava kuvvetleri platformu değil, aynı zamanda yüksek teknolojide stratejik özerklik iddiasının uçan bir manifestosudur.
ENDONEZYA ÖRNEĞİ: SAVUNMA İŞ BİRLİĞİNDEN STRATEJİK ORTAKLIĞA
Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği savunma sanayi ekosistemi, yalnızca ulusal güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, aynı zamanda dost ve müttefik ülkelerle kurduğu ilişkilerin de ana eksenlerinden biri haline gelmiştir. Bu bağlamda Endonezya, Türkiye’nin savunma diplomasisi açısından hem sembolik hem de stratejik değeri yüksek bir ortak olarak öne çıkmaktadır. İki ülke arasındaki ilişkiler yalnızca silah satışı düzeyinde değil, derinleşen teknoloji paylaşımı, ortak üretim ve savunma vizyonlarının örtüşmesi şeklinde gelişmiştir.
Endonezya, Güneydoğu Asya’nın en büyük Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olarak, hem jeopolitik konumu hem de büyüyen savunma ihtiyaçları nedeniyle bölgesinde etkili bir aktör olma çabasındadır. Türkiye ile Endonezya arasındaki ilk ciddi savunma iş birlikleri, insansız hava araçları (İHA) ve mühimmat sistemleri üzerinden başlamıştır. TUSAŞ üretimi ANKA İHA’larının Endonezya Silahlı Kuvvetlerine teslim edilmesi ve Baykar’ın TB3 platformu için teknoloji iş birliği görüşmeleri bu sürecin somut örneklerindendir. Ayrıca ROKETSAN tarafından geliştirilen Atmaca seyir füzesi ve Hisar hava savunma sistemlerinin ortak üretim potansiyelleri de gündeme gelmiştir.
Bu ilişkilerde en dikkat çekici gelişme ise, Endonezya’nın Türkiye’den KAAN Millî Muharip Uçağına ilgi göstermesidir. 48 adetlik bir satın alma planı Türkiye’nin artık beşinci nesil bir savaş uçağını sadece kendi ihtiyaçları için değil, ihracat potansiyeliyle birlikte geliştirdiğinin göstergesidir. Endonezya’nın bu uçağa olan ilgisi, sadece askeri bir tercihin ötesinde, savunma alanında bağımsızlaşmak isteyen ülkelerin Batılı tekelci yapılara alternatif olarak Türkiye’yi stratejik ortak olarak görmeye başlamasının da yansımasıdır.
Özellikle savunma ürünlerinin yalnızca satın alınması değil, birlikte üretilmesi anlayışı Türkiye-Endonezya ilişkilerinde belirleyici bir role sahiptir. Bu yaklaşım, klasik silah satıcısı-müşteri ilişkisini aşan, karşılıklı kapasite inşasına dayalı bir model sunmaktadır. Türkiye’nin bu türden iş birliklerine açık olması, savunma sanayisini yalnızca bir ekonomik gelir kapısı değil, aynı zamanda diplomatik nüfuz aracı olarak da değerlendirdiğinin kanıtıdır.
Endonezya’nın Türkiye’den KAAN alımı yönündeki ilgisi, ayrıca savunma sanayisinde oluşan yeni güç dengelerinin bir yansımasıdır. Geleneksel olarak ABD, Fransa ve Rusya gibi ülkelerden temin edilen savaş uçakları ve ağır sistemler artık siyasi ve teknik sınırlamalara tabidir. Türkiye’nin kendi geliştirdiği sistemlerle bu daralmış pazarda yeni bir nefes alanı açması, KAAN gibi yüksek teknolojili projelere olan ilgiyi artırmaktadır. Bu ilginin devamı, yalnızca KAAN’ın teknik başarısına değil, aynı zamanda Türkiye’nin güvenilirlik ve uzun vadeli iş birliği iradesine de bağlıdır.
SAVUNMA SANAYİSİNDEN DIŞ POLİTİKAYA: GÜÇ PROJEKSİYONU OLARAK İHRACAT
Geleneksel devlet anlayışında silah sanayii, çoğunlukla iç güvenliği teminat altına alan bir unsur olarak görülmüştür. Ancak 21. yüzyılda savunma teknolojileri, yalnızca savaş araçları değil; aynı zamanda diplomatik, ekonomik ve kültürel etkileşimlerin merkezine yerleşen stratejik enstrümanlar hâline gelmiştir. Türkiye’nin savunma sanayisinde yaşadığı dönüşüm, bu değişimi son derece çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Artık savunma ürünleri, sadece sınır güvenliğinin değil; aynı zamanda dış politikada nüfuz alanlarının genişletilmesinin ve ittifak ilişkilerinin güçlendirilmesinin de araçlarıdır.
Türkiye, özellikle 2010’lu yılların ortasından itibaren geliştirdiği yerli sistemlerle birlikte, dışa bağımlılığı azaltmakla kalmamış; aynı zamanda bu teknolojileri bölgesel müttefikleriyle paylaşabilecek düzeyde stratejik bir kapasite inşa etmiştir. İnsansız hava araçları bu gelişimin lokomotifidir. Bayraktar TB2, ANKA, AKSUNGUR ve Akinci gibi platformlar yalnızca teknik üstünlükleriyle değil, sahadaki etkinlikleriyle de dikkat çekmiştir. Bu ürünler, Karabağ’dan Kuzey Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Güneydoğu Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada “Türk savunma sistemleri” kavramının bir marka haline gelmesine vesile olmuştur.
Bugün gelinen noktada, ASELSAN’ın elektronik harp sistemleri, ROKETSAN’ın hassas güdümlü mühimmatları, STM’nin denizaltı modernizasyonları ve TUSAŞ’ın havacılık çözümleriyle birlikte Türkiye, artık farklı alanlarda komple sistem çözümleri sunabilen bir ülke konumundadır. Bu durum, özellikle Batı’nın belirli siyasi koşullara bağladığı savunma tedarik süreçlerinden bunalan ülkeler için cazip bir alternatif oluşturmaktadır. Türkiye’nin sunduğu iş birliği modeli, sadece al-sat ilişkisine dayanmaz; teknoloji transferi, ortak eğitim, bakım-onarım ve yerelleştirme gibi kalıcı unsurları da içerir. Bu yönüyle Türkiye, savunma ürünlerini bir “jeostratejik dostluk teklifi” olarak sunmaktadır.
Dış politika açısından bakıldığında, savunma sanayi ihracatları Türkiye’nin yumuşak gücü ile sert gücü arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Özellikle Afrika’da ve Asya-Pasifik’te artan Türk varlığı, insani yardım ve altyapı projelerinin yanında savunma alanındaki iş birlikleriyle de desteklenmektedir. Bu bağlamda ihrac edilen her sistem, aynı zamanda Türk mühendisliğinin, teknoloji yaklaşımının ve güvenlik felsefesinin de tanıtımıdır. Bu durum, zamanla Türkiye’nin bölgesel krizlerde daha etkin ve itibarlı bir aktör olmasına zemin hazırlamaktadır.
Savunma ürünleriyle birlikte geliştirilen eğitim programları, askeri danışmanlık süreçleri ve ortak tatbikatlar, Türkiye’nin dış politika araç kutusunu genişletmiştir. Örneğin Katar, Somali, Azerbaycan, Pakistan ve Endonezya gibi ülkelerle sürdürülen askeri iş birlikleri, klasik diplomatik temasların çok ötesinde; kültürel ve stratejik bir bağ inşa etmektedir. Bu da, Türkiye’nin çok taraflı diplomasi hedefleriyle doğrudan uyumludur.
Tüm bu gelişmeler, KAAN gibi yüksek stratejik öneme sahip bir platformun yalnızca Türkiye’nin hava gücüne değil, aynı zamanda dış politika gücüne de hizmet edeceğini göstermektedir. Eğer KAAN, dost ülkelerin hava kuvvetlerinde konuşlandırılırsa, bu Türkiye’nin gökyüzündeki jeopolitik görünürlüğünü ve itibarını da katlayacaktır. Türk savunma sistemlerinin başka ülkelerin savunma doktrinlerine entegre edilmesi, Türkiye’nin uluslararası güvenlik mimarisinde aktif bir tasarımcı olarak konumlanmasının önünü açacaktır.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.