Erol Büyükburç Sendromu”: Siyasi Görünmezlik Korkusu ve Eski Aktörlerin Sahneye Dönme Hezeyanı
İktidar, sadece yönetme gücü değil; aynı zamanda görünür olma, sesini duyurma ve varlığını hissettirme imtiyazıdır. Siyasetçiler için bu imtiyaz zamanla kimliksel bir zemine dönüşür. Özellikle uzun süre iktidar odağında yer almış aktörlerde, görünürlük kaybı sadece bir mevki yitimi değil, varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Bu nedenle sahneden çekilen birçok siyasi figür, yalnızca etkisini değil, varlığını da kaybetmiş gibi hisseder. Bu duygu, zaman içinde bir tür siyasi anksiyeteye ve yeniden görünür olma dürtüsüne dönüşür. Bu yazıda “Erol Büyükburç Sendromu” olarak adlandırdığımız olgu, tam da bu psikodinamiğin siyasal alandaki yansımasıdır.
Popüler kültür tarihimizin renkli figürlerinden Erol Büyükburç’un bir televizyon programında sarf ettiği “Ben saksı mıyım?” çıkışı, yalnız bırakılma ve değersizleştirilme hissiyatının ifadesi olarak kolektif hafızaya kazınmıştır. Bu çıkış, bireysel bir kırgınlığın ötesinde, toplumun pek çok alanında gözlemlenen bir görünürlük krizini temsil eder. Siyasette bu tür çıkışlar, genellikle artık karar süreçlerine davet edilmeyen, fikirlerine başvurulmayan ve sembolik de olsa bir yer verilmediğini düşünen aktörlerde görülür. Bu çıkışlar, içerik itibarıyla “ülkenin bana ihtiyacı var” retoriğiyle biçimlenir; ama derininde yatan esas duygu “beni unuttular” sızısıdır.
Tanınırlık ve itibara dayalı bir kariyerin ardından, sessizliğe mahkûm edilen birçok siyasetçi için siyasal emeklilik bir boşluk değil, bir tehdit olarak deneyimlenir. Bu tehdit, bazı figürlerde yüksek sesli çıkışlara, geçmiş başarıların altını çize çize hatırlatılmasına, hatta güncel siyasi figürlere ders verircesine konuşmalara dönüşür. Bu noktada siyaset, halkın taleplerine değil; aktörlerin kendi geçmişleriyle kurdukları tatminsiz ilişkiye hizmet etmeye başlar. “Ben en iyisiyim”, “O zamanlar işler daha düzgündü” ya da “Beni dinleseydiniz böyle olmazdı” gibi cümleler, hem bir geçmiş övgüsü hem de bugüne yönelik bir reddiye içerir.
Bu durumun temelinde yatan dinamik, siyasetin yalnızca bir meslek değil, bir kimlik haline gelmiş olmasıdır. Kimliği, konumdan ayırmak kolay değildir. Ancak bu ayrım yapılmadığında, eski siyasetçiler için görünmezlik, ölümle eş tutulur hale gelir. Erol Büyükburç’un tepkisiyle sembolleşen bu duygu durumu, siyasette “görünmezleşme”ye karşı verilen dramatik tepkilerin anlaşılmasında bize önemli bir kavramsal anahtar sunar. Bu anahtar, sadece bireylerin iç dünyasına değil; aynı zamanda siyasetin yapısal patolojilerine de ışık tutar.
Siyasi Nostalji ve “Altın Çağ” Yanılsaması
Geçmişe dönük bir hayranlık, sadece kişisel bir duygudan ibaret değildir; toplumsal belleğe işlemiş bir mitin yeniden üretimidir. Siyasette “altın çağ” nostaljisi, eski siyasilerin geçmiş başarılarının bugüne taşınabilirliğine dair köklü bir inançla beslenir. Bu inanç, ilk bakışta sahiplenici ve koruyucu bir tutum gibi görünse de derinlerde hem bireysel hem de kolektif bir yanılsamayı barındırır. Zira geçmişin şartları, aktörleri ve sorumlulukları ne kadar değerli olursa olsun, tarihsel konjonktür asla birebir tekrarlanamaz.
Bu yanılsama, eski siyasetçileri önce kendi başarı öykülerinin tutsağı haline getirir. Bir dönem dünyayı yönettiğine inanan kişi, aynı söylem ve yöntemlerle bugün de sonuç alabileceğini sanır. Burada devreye “eskiden işler daha düzgün yürürdü” argümanı girer; oysa bu argüman, ne geçmiş koşulların özgünlüğünü ne de bugünün dinamiklerini doğru kavrar. Siyasi nostalji, temelde bir savunma mekanizmasıdır: Zamanın hızla akışı karşısında kontrolü kaybetme kaygısını yatıştırmak için geçmişe tutunmak.
Buna mukabil, geleceğe dair vizyon üretme yetisi ise zayıflar. Eski usul reçeteler, değişen toplumsal talepler, teknolojik dönüşümler ve küresel etkileşimler karşısında etkisiz kalır. Bu da eski siyasetçinin hem kendini hem de toplumu eski bir koruyucu kılıfının içine hapsetmesine yol açar. Dolayısıyla altın çağ nostaljisi, bir yandan prestij ve itibarın yeniden tesisine çalışırken öte yandan yeniliğe ve adaptasyona kapıları hızla kapar.
Oysa ileriyi gören bir devlet geleneği, geçmişi yalnızca kutsamakla kalmaz; o geçmişten ders alır, güncel ihtiyaçlarla harmanlar. Geleneksel aklın gücü, değişimin ritmini yakalamakta ve tecrübenin rehberliğini bugünün sorunlarına aktarabilmekte yatar. Erol Büyükburç’un canlı yayındaki sözünü, siyasetçilerin “altın çağ” masalına karşı bir uyarı olarak okuyabiliriz: “Ben saksı mıyım?”diye sormak, yalnızca unutulma korkusunun değil, yarını inşa edecek vizyon eksikliğinin de işaretidir.
Gerçek liderlik ise tarihsel birikimi statik bir anıt gibi sergilemek değil; o anıtı yıkmadan, yerli yerine koruyarak ve günümüz inşasına taş olarak kullanarak yükseltmeyi bilmekle mümkündür. Böylece geçmişin büyüsüne kapılmadan geleceğe yelken açmak, hem siyasal olgunluğu gösterir hem de devlet geleneğinin sürekliliğini garanti altına alır.
Post-Empatik Liderlik ve Rövanşist Refleksler
Siyasetin doğasında rekabet, iddia ve mücadele vardır; ancak liderlik zamanla yalnızca etki alanı değil, duygusal bir bağ kurma becerisiyle de tanımlanır. Modern siyasal liderlik, yalnızca bilgi ve tecrübeyle değil, halkın değişen ruh halini okuyabilme, beklentilere karşılık verebilme ve yeni toplumsal yönelimlere ayak uydurabilme yeteneğiyle de ölçülür. Bu bağ kurma yetisi zamanla köreldiğinde, eski siyasetçilerde “post-empatik liderlik” dediğimiz bir durum ortaya çıkar: Halkı duyduğunu sanan ama aslında yalnızca kendi sesini yankılayan bir siyasal körlük.
Post-empatik liderlikte asıl sorun, halkla bağ kuramamak değil, halkın değişmiş halini tanıyamamaktır. Bir zamanlar alkışlanan söylemlerin, artık karşılık bulmaması bu figürlerde derin bir hayal kırıklığı yaratır. Bunun sonucu olarak da siyasal arenaya yönelik çıkışlar giderek rövanşist bir tona bürünür. Bu artık bir öneri sunma, katkı verme refleksi değil; dışlanmışlık hissine karşı bir öfke salınımıdır. “Beni dinlemediniz, bakın ne hale geldiniz!” gibi cümlelerle özetlenebilecek bu tavır, yapıcı olmaktan çok cezalandırıcıdır.
Bu tavrın ardında çoğu zaman kırılmış bir benlik yatar. Yıllar boyunca “ülkenin aklı” olduğunu düşünen birinin, artık karar mekanizmasının dışında kalması, yalnızca siyasal bir mevki kaybı değil, kimlikte bir sarsıntı yaratır. Bu da, sahneye yeniden dönme arzusunu körükler. Fakat bu dönüş arzusu, geçmişteki gibi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda değil; şahsi bir yeniden onaylanma isteğiyle şekillenir. Bu nedenle ortaya konan önerilerde stratejik derinlik değil, nostaljik çağrışımlar ve kırgınlık duygusu ağır basar.
Rövanşist siyaset, geçmişte elde edilen güçle bugünün aktörlerine karşı pozisyon alınmasıdır. Bu, kişisel bir düzlemde yaşanır ama kamusal alana taşındığında sistemin sağlıklı işleyişini bozar. Zira bir ülkenin siyasal aklı, bireysel egolarla değil, kurumsal devamlılıkla ayakta kalır. Eski liderlerin bilgi ve tecrübesinden elbette faydalanılmalıdır; ancak bu fayda, sistemin merkezine değil, etrafına kurulmalıdır. Aksi takdirde geçmişin gölgesi bugünün ışığını kapatır.
Halk, geleceğe yürüyen bir lider görmek ister; sürekli geçmişi hatırlatan, kırgınlıklarını haykıran bir figür değil. Post-empatik liderlik, bu yönüyle sadece duymayan değil, duyulma çabasında halkı duymaktan tamamen vazgeçmiş bir durumu tanımlar.
Güncel Örnek: Hüseyin Çelik ve Göreve Çağrı Retoriği
Hüseyin Çelik’in son çıkışı, yüzeyde sade ve çağrıcı bir üslup taşısa da, derinlikli okunduğunda klasik bir “Erol Büyükburç Sendromu” vakasına işaret etmektedir. Dikkatli bir analiz, bu çıkışın yalnızca bazı isimleri göreve çağırmakla kalmadığını; aynı zamanda kendi siyasi varlığını da yeniden tanımlama çabasına giriştiğini gösterir. Söylemin merkezinde yer alan “yeniden düşünün, bu isimleri yeniden değerlendirin” türü ifadeler, görünüşte kolektif bir akıl yürütme çağrısı gibi dursa da, satır aralarında açıkça kişisel bir rahatsızlık ve dışlanmışlık hissiyatını yansıtır.
Bu tür açıklamalarda kullanılan dil, genellikle “ülke menfaati”, “devletin bekası” veya “tecrübe” gibi kavramlarla süslenir. Ancak bu kavramların ardında yatan asıl güdü, siyasal sürecin dışında kalmış olmanın doğurduğu tatminsizliktir. “Göreve çağırmak” gibi bir eylem, hem çağırılanları hem de çağıranı bir tür üstün konuma yerleştirir: Sanki sistem kendi yolunu bulamamakta, bir tür kurtarıcıya ihtiyaç duymaktadır. Bu ise mevcut siyasal yapının kapasitesini küçümseyen ve kendini merkeze alan bir söylemdir.
Hüseyin Çelik özelinde dikkat çeken bir diğer unsur da çağrıda bulunulan isimlerin çoğunun, tıpkı kendisi gibi sistemin dışına itilmiş, eski döneme ait figürler olmasıdır. Bu bir tesadüf değildir. Ortak bir geçmişe sahip olan aktörlerin birlikte yeniden sahneye çağrılması, aslında yalnızca bir siyasal önerme değil; bir duygudaşlık ve kolektif rövanş arzusu taşır. Bu bağlamda çağrı, “ülkeyi kurtarma” önerisinden çok, “bizi yeniden hatırlayın” serzenişi haline gelir.
Burada bir başka dikkat çekici husus da zamanlamadır. Siyasi zemin hareketlenmeye başladığında, yani yeni bloklar oluşurken bu tür çıkışlar sıklıkla artar. Bu da gösteriyor ki “göreve çağrı” bir tür tecrübe aktarımından çok, boşalan sahneden bir pay alma çabasıdır. Yani mesele “ülkenin menfaati” değil, yeniden görünür olma arzusudur.
Ne var ki siyaset, tıpkı toplum gibi ileri doğru akar. Geçmişin kıymetli isimleri, ancak geçmişi temsil ettikleri ölçüde anlamlıdır. Bugünün siyasal talepleri, başka bir dil, başka bir tempo, başka bir temsil gücü istemektedir. Hüseyin Çelik’in açıklamaları bu açıdan değerlendirildiğinde, siyasetin doğasına dair önemli bir gerçeği hatırlatır: Sahne zamanla değişir. Rejisör değişir, dekor değişir, seyirci değişir. Aynı sahneye çıkmak isteyenler, yeni oyunu öğrenmek zorundadır. Eski tiratlar, artık alkış almaz.
Son kertede bu tür çağrılar, siyasi tartışmaya derinlik değil; duygusal tortular ve kişisel beklentiler taşır. Göreve çağırılanlar kadar çağıran da aslında yeniden sahneye çıkmak istemektedir.
Siyasal Sistem Açısından Değerlendirme: Hafıza mı, Hezeyan mı?
Devlet aklı, süreklilikle beslenir. Siyaset ise bu aklın dönüştürücü kanalıdır. Dolayısıyla siyasal hayat, sadece değişimlerle değil, hafızayla da inşa edilir. Ancak burada kritik olan, hafızanın nasıl ve nerede muhafaza edileceğidir. Geçmişte etkin görevlerde bulunmuş siyasal figürlerin bugünün gündeminde nasıl yer alacağı, bir sistem meselesidir. Bu mesele doğru ele alınmadığında, tecrübe bir kaynak olmaktan çıkıp hezeyana dönüşebilir; sessiz birikim yerini gürültülü sitemlere bırakır.
Eski siyasetçilerin tamamen dışlanması kadar, her krizde yeniden sahneye davet edilmeleri de sağlıklı bir yönetim geleneğine uygun değildir. Sağlam bir siyasal yapı, tecrübeyi bir tür danışmanlık mekanizması içinde değerlendirir. Ancak bu danışmanlık, yürütme gücünün içinde değil; kurumsal belleğin aktarımı çerçevesinde ve sembolik bir düzlemde işler. Bu rol, bir yeniden iktidar alanı değil, bir istişare mercii olmalıdır. Aksi halde geçmişin figürleri, geleceğin önünü tıkayan aktörlere dönüşür.
Burada asıl eksiklik, Türkiye’de hâlâ kurumsallaşamamış bir siyasal emeklilik kültürüdür. Siyasette “sahneden inme” pratiği, bir kaybediş değil, bir geçiş olarak görülmelidir. Ne var ki bizde çoğu zaman bu geçiş ya kırılgan bir suskunluğa ya da öfkeli bir geri dönüşe sahne olur. Bu da sistemin değil, bireylerin duygusal iniş çıkışlarına göre şekillenmesine yol açar. Hâlbuki gelişkin demokrasilerde, aktif siyaseti bırakmış isimlerin yer aldığı düşünce kuruluşları, siyasi akademiler ya da danışma kurulları, hem hafızayı canlı tutar hem de eski aktörlere onurlu bir varlık alanı sağlar.
Bir diğer önemli konu ise “onurlu geri çekilme” kültürünün inşasıdır. Bu, sadece siyasetçinin kendi kararıyla değil; sistemin buna uygun alanlar açmasıyla mümkündür. Onurlu bir geri çekilme, geçmişin gölgeleriyle bugünün kararlarını perdelemek yerine, geçmişin ışığıyla geleceği aydınlatmayı hedefler. Emeklilik, bir kenara atılmak değil; sistem dışı bir olgunluk halidir. Bu bilinç yerleşmediğinde, emekli siyasetçi aktif siyasetin hayaletine dönüşür; çağrılmadığı sahneye kendi kendini davet eder, eski alkışların peşinden koşar.
Türkiye’nin geleneksel devlet aklı, tecrübeye her zaman kıymet vermiştir. Ancak bu kıymet, liyakatten ve zamanın ruhundan bağımsız değildir. Geçmiş, kendine uygun bir yerde tutulduğunda kutsaldır. Ama geleceğe yer bırakmayacak kadar büyüdüğünde, kutsallıktan çıkar, tahakküme dönüşür. Siyasal sistem, hafıza ile hezeyan arasında net bir sınır çizmeyi başardığında, hem eski aktörlerin saygınlığını korur hem de yeni liderlerin önünü açar. İşte bu, gerçek anlamda bir devlet ciddiyetidir.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.