Suriye’de Geçiş Dönemi Adaleti
Geçiş dönemi adaleti, çatışma, iç savaş veya otoriter yönetim sonrasında toplumların geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşmesini, geçmişin hesap verilebilir biçimde aydınlatılmasını ve gelecekte benzer ihlallerin önlenmesini amaçlayan bütüncül bir yaklaşım olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu kavram, yalnızca hukuki bir süreçten ibaret olmayıp, siyaset bilimi, sosyoloji, insan hakları hukuku, çatışma çözümü ve barış inşası disiplinlerinin kesişim noktasında yer alan çok boyutlu bir politika alanını ifade eder. Her geçiş süreci kendi tarihsel koşulları, siyasal konjonktürü ve toplumsal dinamikleri tarafından şekillendirilir; bu nedenle geçiş dönemi adaletinin araçları her ülkenin ihtiyaçlarına göre farklı şekilde yapılandırılabilir. Bununla birlikte, literatürde yaygın kabul gören dört ana unsur geçiş dönemi adaletinin temel bileşenleri olarak kabul edilmektedir.
Hakikat arayışı mekanizmaları, geçmişte işlenen ihlallerin kapsamını, sorumlularını, mağdurlar üzerindeki etkilerini ve ihlallerin gerçekleşmesine izin veren yapısal koşulları ortaya koymayı hedefler. Hakikat komisyonları, bu mekanizmanın en bilinen adli olmayan aracıdır. Güney Afrika’dan Kolombiya’ya birçok ülkede uygulanan bu yapılar, cezai süreçlerden bağımsız olarak gerçeklerin kolektif hafızaya kazınmasını sağlar. Hakikat mekanizmalarının temel işlevi, mağdurların sesinin duyulmasını, toplumun geçmişle yüzleşmesini ve gelecekteki reformlar için veri üretilmesini temin etmektir. Ancak Suriye gibi çok aktörlü, çok bölgeli ve hâlen çatışmanın tam olarak sonlanmadığı bir bağlamda hakikat komisyonlarının nasıl işleyeceği önemli bir tartışma konusudur.
Yargısal mekanizmalar ise faillerin tespit edilmesi ve cezalandırılması yoluyla hesap verebilirliği sağlamayı amaçlar. Bu mekanizma üç düzeyde uygulanabilir: ulusal mahkemeler, karma mahkemeler ve uluslararası ceza yargı mekanizmaları. Uluslararası Ceza Mahkemesi ve özel mahkemeler bu çerçevede örnek teşkil eder. Yargısal süreçlerin en önemli işlevi cezasızlık kültürünü kırmak, hukuk devletinin yeniden inşasında normatif bir temel oluşturmak ve mağdurlara adaletin sağlandığını göstermekten ibarettir.
Tazminat ve telafi programları, geçiş dönemi adaletinin mağdur merkezli boyutunu oluşturur. Fiziksel, psikolojik, ekonomik ve sosyal zararlar gören bireylerin kayıplarının uygun bir biçimde giderilmesi; sembolik özürler, kamusal anıtlar veya hatırlama pratikleriyle tamamlanarak mağdurun onurunun yeniden tesis edilmesi bu sürecin temel unsurlarıdır. Tazminat politikaları yalnızca mali kaynak transferi değildir; devletin geçmişteki ihlalleri tanıması ve mağdurun yaşadığı travmayı resmen kabul etmesi anlamına gelir. Bu yönüyle toplumsal güvenin yeniden oluşturulmasında kritik bir rol oynar. Ancak çatışmanın uzun yıllar sürdüğü, milyonlarca kişinin yerinden edildiği ve devlet kapasitesinin zayıfladığı Suriye gibi ülkelerde tazminat programlarının finansmanı ve kapsamı büyük zorluklar taşımaktadır.
Kurumsal reformlar, geçiş dönemi adaletinin en uzun vadeli mekanizmasıdır. Geçmişte ihlalleri üreten güvenlik aygıtı, yargı kurumları, istihbarat yapıları ve kamu idaresinin demokratik ilkelere uygun biçimde yeniden yapılandırılması, geçiş döneminin başarıya ulaşması için zorunludur. Reformların amacı yalnızca cezalandırıcı olmak değil, sistematik ihlalleri mümkün kılan yapısal sorunları ortadan kaldırmak ve yeni bir toplumsal sözleşme oluşturmak için kurumsal temelleri atmaktır. Güney Afrika’da polis reformu, Arjantin’de ordu üst komuta yapısının dağıtılması veya Balkan ülkelerinde güvenlik sektörünün sivilleştirilmesi bu çerçevede sıkça verilen örneklerdir. Suriye özelinde ise özellikle istihbarat kurumlarının yapısal dönüşümü ve farklı bölgelerde ortaya çıkan de facto yönetimlerin kurumsal uyumsuzluğu, süreçleri daha da karmaşık hâle getirmektedir.
SURİYE’DE ÖZGÜN SORUNLAR
Suriye’de geçiş dönemi adaletinin uygulanabilirliğini sınırlayan en önemli etken, çatışmanın doğasının zaman içinde hem coğrafi hem de siyasi olarak son derece parçalı bir yapıya evrilmesidir. Klasik geçiş dönemi adaleti modelleri, hukuki ve siyasi dönüşümün tek bir merkezî otorite tarafından yürütüldüğü bağlamlarda tasarlanmıştır. Oysa Suriye, uzun süredir birden fazla fiilî egemenlik alanının, çok sayıda ulusal ve ulusötesi aktörün ve farklı yönetim modellerinin bir arada bulunduğu “çok katmanlı” bir çatışma sahasıdır. Bu nedenle adaletin tesisi hem siyasi hem de kurumsal düzlemde olağanüstü ölçüde karmaşıklaşmaktadır.
Geçiş dönemi adaletinin uygulanabilmesi için asgari düzeyde işleyen bir yargı sistemi ve devlet kapasitesi gerekmektedir. Ancak Suriye’de savaşın uzun yıllara yayılması sonucunda adli ve idari yapıların önemli bir kısmı ya tamamen yok olmuş ya da ağır tahribata uğramıştır. Rejimin kontrol ettiği bölgelerde yargı bağımsızlığı sınırlı, istihbarat birimlerinin etkisi ise çok yüksektir. Özellikle “muhaberat” olarak bilinen güvenlik şebekeleri, onlarca yıl boyunca sistematik işkence, zorla kaybetmeler ve keyfi gözaltılarla ilişkilendirilmiştir. Böylesi bir aygıt, geçiş dönemi adaletinin temel ilkeleri olan hesap verebilirlik ve güvenilirlik bakımından ciddi bir sorun teşkil etmektedir.
Suriye’de geçiş dönemi adaletinin en kritik boyutlarından biri, on binlerce kayıp kişinin akıbetinin bilinmemesidir. Uluslararası insan hakları örgütlerine göre kayıp sayısı 100 bini aşmakta, bu durum II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en büyük zorla kaybetme vakalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Birçok aile yıllardır yakınlarının akıbetini öğrenememiş, mezar yerleri hatta ölüm bilgisi dahi verilmemiştir.
Bu koşullar altında hakikat arayışının temel unsurlarından biri olan “kayıpların akıbetinin tespiti” Suriye’de çok boyutlu bir zorluk hâline gelmektedir. Kayıp dosyalarının çözümü olmadan hakikat ve uzlaşı süreçlerinin başarılı olması beklenemez.
Suriye’de yaklaşık 13 milyon insan yerinden edilmiştir ve bu sayı ülke tarihinin en büyük nüfus hareketliliğini ifade etmektedir. Çatışmalar sırasında boşalan bölgeler, zamanla farklı etnik veya mezhepsel grupların yerleştirildiği alanlara dönüşmüş; bazı durumlarda “demografik mühendislik” iddiaları ortaya atılmıştır. Özellikle rejimin çıkardığı 10 sayılı yasa, belli bölgelerde mülkiyet kayıtlarının yeniden düzenlenmesine ve tapu sahiplerinin kısa sürede belge ibraz etmeye zorlanmasına imkân tanımıştır. Milyonlarca kişinin yurt dışında olduğu bir dönemde bu düzenleme, fiilen mülksüzleştirme ve zorunlu göçün kalıcı hâle getirilmesi yönünde eleştirilmiştir.
Mülkiyet hakkına ilişkin bu geniş ölçekli ihlaller, geçiş dönemi adaletinin tazminat ve telafi boyutunu son derece karmaşık bir hale getirmektedir. Suriye’de mülkiyet sisteminin yeniden kurulması, hem göçmenlerin geri dönüşünü mümkün kılmak hem de toplumsal gerilimleri azaltmak açısından kritik öneme sahiptir.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.