Suriye’de Barışın İnşası ve “Türkiye Yüzyılı” | Independent

Suriye’de Barışın İnşası ve “Türkiye Yüzyılı”

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş, bölgesel ve küresel dengeleri kökten değiştiren bir süreç oldu. Türkiye, savaşın başından itibaren hem insani hem de stratejik nedenlerle aktif bir politika yürüttü. Bu politikanın temel taşları, sivillerin korunması, sınır güvenliğinin sağlanması ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasıydı. Ankara, uluslararası toplumun sessiz kaldığı bir dönemde tek başına büyük bir insani sorumluluk üstlendi. Türkiye, dünyanın görmezden geldiği bir insani krizde, milyonlarca Suriyeli mülteciye kucak açarak “mazlumların sesi” olmayı başardı. Bu girişimler, Türkiye’nin sadece bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel bir vicdan merkezi olduğunu ortaya koydu.

Son on yılda, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü derinlemesine değişti. Suriye iç savaşı, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu artırmasının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Geleneksel diplomasi anlayışının ötesine geçen Türkiye, askeri, ekonomik ve insani araçları etkili bir şekilde kullanarak bölgesel bir güç olarak öne çıktı.
Bu süreçte, Ankara’nın askeri operasyonları (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı) sahadaki gerçekliği şekillendirdi. Türkiye, PKK/YPG tehdidini bertaraf ederken aynı zamanda bölgedeki aktörlerle çok yönlü müzakereler yürüttü. Bu çok boyutlu strateji, Türkiye’nin yalnızca askeri bir güç değil, aynı zamanda diplomatik bir deha olduğunu kanıtladı.

Ankara’nın hamleleri, Rusya, İran ve ABD gibi büyük aktörlerle yapılan müzakerelerle desteklendi. Türkiye, müzakere masasında da sahadaki kadar güçlü olduğunu kanıtladı. Bu bağlamda, Astana ve Soçi süreçleri, Türkiye’nin diplomatik zaferler serisi olarak değerlendirilebilir. Ankara, masada ve sahada elde ettiği kazanımlarla, Suriye denkleminin belirleyici aktörü oldu.

Suriye iç savaşının belki de en dramatik boyutu, milyonlarca insanın yerinden edilmesiydi. Türkiye, bu süreçte 4 milyona yakın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaparak dünyaya insanlık dersi verdi. Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kurumların yetersiz kaldığı bu krizde, Türkiye kendi kaynaklarıyla dev bir insani operasyon yürüttü.

Avrupa, mültecilere karşı sınır kapılarını kapatırken Türkiye, “Açık Kapı Politikası” uyguladı. Bu politika, sadece insani bir yardım girişimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası arenada “yumuşak gücünü” artıran bir faktör oldu. Türkiye’nin, mülteciler için kurduğu kamplar, eğitim ve sağlık hizmetleri, dünya genelinde takdir topladı. Uluslararası kamuoyu, mültecilere karşı Avrupa’nın yükselen duvarlarını izlerken, Türkiye’nin merhamet politikası evrensel bir örnek teşkil etti. Mültecilerle ilgili küresel politika yapıcıları, Türkiye’nin başarılarını örnek almak zorunda kaldı.

Suriye iç savaşı, belirsizliklerle dolu bir süreçti. Türkiye, bu belirsizlik ortamında her türlü riski göğüsleyerek “aktif müdahale” politikası izledi. ABD’nin, İran’ın ve Rusya’nın çıkarlarının çarpıştığı bu coğrafyada, Türkiye hem diplomatik hem de askeri riskler aldı. ABD’nin PKK/YPG’ye verdiği destek, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ederken, Ankara bu tehdide kararlı bir şekilde karşılık verdi.

Türkiye’nin risk alarak gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı, ABD ve Avrupa’nın tepkisini çekti. Ancak bu hamle, bölgedeki dengeleri kökten değiştirdi ve Ankara’nın bağımsız hareket edebileceğini tüm dünyaya gösterdi. Rusya ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Türkiye, kendi çıkarlarını savunmaktan vazgeçmedi. Bu, Türkiye’nin “stratejik bağımsızlık” politikasının somut bir örneği oldu.

Türkiye’nin risk alma cesareti, sadece askeri operasyonlarla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda mültecilere yönelik insani operasyonlar, mali ve siyasi maliyetleri yüksek bir süreçti. Ancak Ankara, bu maliyetlere rağmen küresel bir “vicdan lideri” olma hedefine bağlı kaldı.

SESSİZ DEVRİM

Yıllarca süren savaş ve müzakerelerin ardından, 2024 yılı, Suriye’de tarihi bir dönüm noktası oldu. Esad rejimi, Türkiye’nin stratejik hamleleri sonucunda “tek kurşun atılmadan” devrildi. Bu, askeri güç kullanımından çok, saha hakimiyetinin bir göstergesiydi. Türkiye, hem sahada hem de müzakere masasında elde ettiği kazanımlarla, Esad rejiminin çöküşünde baş aktör oldu.

Bu gelişme, Suriye muhalefeti açısından bir zafer olarak değerlendirilirken, Türkiye’nin Suriye politikasının meyvesini verdiğinin açık bir göstergesi oldu. Artık Suriye’de yeni bir yönetim şekilleniyor ve bu yönetimin temelini, Türkiye’nin ortaya koyduğu vizyon belirliyor. Savaşın sona erdiği bir dönemde Türkiye, yeniden inşa sürecinde de öncü aktör olmaya hazırlanıyor. Bu, Türkiye’nin sadece bir kriz yöneticisi değil, aynı zamanda bir barış inşacısı olduğunu gösteriyor.

Suriye’de Esad rejiminin çöküşü, yalnızca bir dönemin sona ermesi değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın habercisidir. Bu yeni süreçte asıl mesele, Suriye’nin geleceğini inşa etmektir. Savaşın yıktığı şehirler, parçalanan toplumsal yapılar ve kaybolan güven ortamı, sadece betonarme yapılarla değil, sosyal ve psikolojik bir dönüşümle onarılmalıdır.

Türkiye, bu inşa sürecinin öncüsü olmalıdır. Çünkü savaş süresince Suriye halkına en büyük desteği veren, onları misafir eden ve Suriye’nin barışı için en çok çaba sarf eden aktör Türkiye olmuştur. Bu nedenle, inşa sürecinin liderliğini üstlenmek, Ankara’nın hakkı ve tarihsel sorumluluğudur. Amaç sadece yıkılan şehirleri yeniden yapmak değil, aynı zamanda Suriye’yi, bölge ülkeleri için bir istikrarsızlık kaynağı olmaktan çıkararak güvenli ve uyumlu bir komşuya dönüştürmektir.

Savaşın en yıkıcı etkisi, insanların birbirine olan güveninin sarsılması olmuştur. Bu nedenle, sadece ekonomik kalkınma projeleriyle değil, toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir sosyal dönüşüm süreciyle bu güven yeniden inşa edilmelidir. Burada Türkiye’nin “yumuşak güç” kapasitesi devreye girmelidir. Türkiye’nin Suriyelilerle kurduğu gönül bağı, bu dönüşüm sürecinin en önemli itici gücüdür.

Bu kapsamda, adaletin tesis edilmesi, Suriyeliler için en önemli beklentidir. Adaletin sağlanmadığı bir Suriye’de, güven ortamının yeniden kurulması mümkün değildir. Bu nedenle, Suriye’nin yeni yönetiminde adil bir hukuk sisteminin ve bağımsız bir yargı yapısının oluşturulması, barışın sürdürülebilirliği açısından hayati önem taşır. Türkiye, bu konuda rehberlik yapabilecek en tecrübeli ülkedir.

Ayrıca, toplumsal refahın artırılması, Suriye’nin istikrarını sağlayacak bir diğer unsurdur. Yoksulluk, eğitimsizlik ve sağlık sorunları çözülmeden, barışın kalıcı hale gelmesi mümkün değildir. Bu süreçte Türkiye’nin bilgi birikimi ve tecrübesiyle Suriyelilere rehberlik etmesi gerekmektedir. Türk Kızılayı, AFAD ve TİKA gibi kurumlar, savaş sırasında Suriye halkına verdiği destekle bu dönüşüm sürecinin temel aktörleri olmaya devam edecektir.

Bu bağlamda, Suriye’nin her bölgesine yönelik projeler geliştirilmelidir. Bölgesel eşitsizlikler giderilmeli, eğitim ve sağlık hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Türkiye, bu konuda deneyim sahibidir ve Afrika’dan Balkanlar’a kadar birçok bölgede kalkınma projeleri yürütmüştür. Aynı model, Suriye için de uygulanabilir.

GÖNÜLLÜ GERİ DÖNÜŞ VE GÖÇ SORUNUNUN KALICI ÇÖZÜMÜ

Suriye’nin yeniden inşa sürecinin bir diğer önemli boyutu, Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin gönüllü dönüşüdür. Savaşın ilk yıllarında Türkiye’ye sığınan milyonlarca Suriyeli, “geçici koruma” statüsüyle misafir edilmişti. Ancak Türkiye, mültecileri yalnızca geçici misafir olarak görmedi; onlara sağlık, eğitim ve istihdam imkânları sundu. Bu yaklaşım, Türkiye’nin insani yardım alanındaki liderliğini ortaya koydu.

Esad rejiminin devrilmesi ve yeni bir yönetimin kurulmasıyla birlikte, mültecilerin ülkelerine dönüşü gündeme gelecektir. Ancak bu dönüş, sadece “fiziksel geri dönüş” değil, aynı zamanda “onurlu dönüş” olmalıdır. Türkiye, Suriyelilerin ülkelerine dönerken toplumsal barışa katkı sunmaları için gerekli ortamı sağlamalıdır. Bu süreci yönetirken, Suriyelilerin Türkiye ile olan gönül bağının kopmaması da önemlidir. Türkiye’nin kültürel diplomasisi, eğitim iş birlikleri, ticaret ve ekonomik ortaklıklar yoluyla bu bağ daha da güçlendirilmelidir. Savaş sonrası Suriye’de eğitim kurumları, sağlık merkezleri ve sivil toplum örgütleri üzerinden Türkiye’nin etkisi sürdürülmelidir. Çünkü Türkiye ve Suriye halkları, bu süreçte bir “kader ortaklığı” oluşturmuştur.

Bu bağlamda, Suriyeliler, Türkiye’nin yumuşak gücünün gönüllü temsilcileri olacaktır. Türkiye’de eğitim gören, dil öğrenen ve Türk toplumuyla kaynaşan bu insanlar, ülkelerine döndüklerinde Türkiye’nin Suriye’deki doğal elçileri olacaklardır. Türk kültürü, dili ve değerleri, Suriye’deki yeni nesil tarafından benimsenmeye devam edecektir. Bu, sadece iki halk arasında dostane ilişkilerin devam etmesini sağlamayacak, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artıracaktır.

Bu süreç, Türkiye’deki “göçmen karşıtlığı” gibi provokatif eylemleri de etkisizleştirecektir. Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı bu yatırım, aynı zamanda kendi iç kamuoyundaki mülteci tartışmalarını da sona erdirecektir.

TERÖRDEN ARINDIRILMIŞ SURİYE

Her devrim süreci, bir geçiş dönemini de beraberinde getirir. Bu geçiş süreci, boşluklar ve belirsizlikler barındırdığı için genellikle terör örgütlerinin sızmasına elverişli bir zemin oluşturur. Suriye’de Esad rejiminin çöküşüyle doğan bu geçiş döneminin, Türkiye açısından çok kritik bir boyutu vardır: PYD-PKK tehdidi.

Bu terör örgütü, Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak “fiili bir yönetim” kurma çabasına girmiştir. ABD ve bazı Batılı güçlerin desteğiyle, terör örgütü kendisini “sözde bir aktör” gibi göstermeye çalışsa da, Türkiye için bu yapı, doğrudan bir ulusal güvenlik tehdididir. Çünkü PYD, aslında PKK’nın Suriye’deki uzantısından başka bir şey değildir. Türkiye, bu gerçeği hem sahada hem de masada ortaya koymuş, uluslararası kamuoyuna anlatmıştır.

Suriye’deki geçiş sürecinin en önemli gündemi, PYD-PKK’nın bu süreçten faydalanmasının kesinlikle engellenmesidir. Bu amaçla, Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO), hem askeri gücüyle hem de halk nezdindeki meşruiyetiyle bu geçiş sürecinin asli aktörlerinden biri olmalıdır. Bu, yalnızca Suriye’nin geleceği için değil, aynı zamanda Türkiye’nin güvenliği için de kritik bir hedeftir.

Suriye’nin geleceğini inşa ederken, terör tehdidini bertaraf etmeden kalıcı bir barış tesis edilemez. Bu noktada, Türkiye’nin desteğiyle kurulan Suriye Milli Ordusu (SMO), bölgedeki en güvenilir askeri güçtür. SMO, hem yerel halkın desteğini almış bir yapıdır hem de Suriye’nin gelecekteki ordusunun temel taşını oluşturacak potansiyele sahiptir.

SMO’nun önündeki en önemli görev, PYD-PKK terör örgütünü Suriye topraklarından tamamen söküp atmaktır. Bu, Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından bir zorunluluktur. Çünkü Suriye’deki terörist unsurlar, Fırat’ın doğusundan Türkiye’ye sızarak sınır kentlerimizi tehdit etmektedir. Hatay, Gaziantep ve Kilis gibi şehirlerimizin maruz kaldığı roket saldırıları, bu tehdidin somut örnekleridir.

Bu bağlamda, terörsüz bir Suriye, terörsüz bir Türkiye demektir. Türkiye’nin bu konudaki hedefi nettir: Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşmasına asla izin verilmeyecek. Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla zaten bu kararlılık sahada ortaya konmuştur. Ancak Esad rejiminin çöküşüyle doğacak yeni dönemde, bu politikanın daha kapsamlı bir şekilde hayata geçirilmesi gerekmektedir.

SMO’nun PYD-PKK’yı Suriye’den söküp atması, Türkiye’nin uzun vadeli ulusal güvenlik stratejisinin bir parçasıdır. Bu süreçte, sadece askeri operasyonlar değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik süreçler de devreye sokulmalıdır. Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda haklılığını anlatması ve terörün küresel bir tehdit olduğunu vurgulaması, bu mücadelenin başarıya ulaşmasında belirleyici rol oynayacaktır.

Türkiye, terörle mücadelede büyük bedeller ödedi. Binlerce vatan evladını şehit verdik, on binlerce gaziyle terörle mücadeleye devam ettik. Türkiye, 40 yılı aşkın süredir terörle mücadele ederken büyük ekonomik maliyetlere, toplumsal travmalara ve güvenlik tehditlerine maruz kaldı. Ancak, Suriye’deki yeni düzenin kurulmasıyla birlikte, bu sorun sonsuza kadar çözüme kavuşturulabilir.

Terörsüz bir Suriye, Türkiye’nin sınırlarının güvenli olduğu, halkının huzur içinde yaşadığı bir geleceği garanti altına alacaktır. Bu hedefe ulaşılmasıyla birlikte, Türkiye Yüzyılı başlayacaktır. Çünkü terörle mücadeleye harcanan kaynaklar, artık Türkiye’nin kalkınmasına, gençlerin eğitimine, teknolojik yeniliklere ve savunma sanayisine aktarılacaktır. Artık kaynaklarımızı terörle mücadeleye değil, büyüme, kalkınma ve yeniliklere ayıracağız.

Terörsüz bir Suriye, Türkiye’nin sınırlarını güvence altına alacak, göç sorununu çözecek ve terörle mücadeleye ayrılan dev bütçeyi kalkınmaya dönüştürecektir. Bu büyük zaferle, Türkiye Yüzyılı’nın perdesi aralanacaktır.

“Başlasın Türkiye Yüzyılı!”

Kendime Not: Suriye’de zafer yaşanırken Gazze’de soykırım devam ediyor. Soykırımı unutma!


Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın