Suriye’de Yeni Dönem: Esad Rejiminin Çöküşü
Suriye’deki iç savaş, 2011 yılında başlayan halk ayaklanmalarının hızla silahlı çatışmalara dönüşmesiyle ortaya çıktı ve uzun yıllar boyunca bölgesel ve küresel güçlerin müdahil olduğu karmaşık bir çatışma halini aldı. 2020’li yılların başlarına gelindiğinde, sıcak çatışmalar büyük ölçüde azalmış ve nispi bir durağanlık dönemi yaşanmıştı. Ancak, son gündür rejime karşı yeniden alevlenen muhalif hareketler, bölgedeki güç dengelerini yeniden değiştirmeye başladı.
Esed rejimi, uzun yıllar boyunca İran ve Rusya gibi müttefiklerinin desteğiyle ayakta kalmayı başardı. Ancak, Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’nın dikkatini başka bir bölgeye kaydırması ve kaynaklarını sınırlaması, rejimin askeri gücünde ciddi bir zayıflamaya yol açtı. Benzer şekilde, İsrail ile artan gerilimler nedeniyle İran ve Hizbullah’ın bölgedeki etkisi azaldı ve rejime sağladığı desteği sınırladı.
Muhalif gruplar, özellikle Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) etkinliği sayesinde organize ve etkili bir şekilde ilerleme kaydetti. Stratejik şehirlerin ele geçirilmesi, rejimin bölgedeki hâkimiyetini ciddi ölçüde sarstı. Muhaliflerin hızlı ilerleyişi, hem rejim güçlerinin yorgunluğu hem de uluslararası aktörlerin sahadaki boşluklarından faydalanmasıyla açıklanabilir.
Türkiye’nin Çok Boyutlu Suriye Stratejisi
Suriye’deki iç savaş, hem bölgesel dengeleri hem de Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasını doğrudan etkileyen bir süreç olmuştur. Türkiye, bu süreci yönetmek için askeri, diplomatik ve istihbari yönleri kapsayan çok boyutlu bir strateji geliştirmiştir. Bu yaklaşım, sınır güvenliği, terörle mücadele, rejimle diyalog arayışları ve uluslararası işbirliği gibi birden fazla alanda eşzamanlı olarak yürütülmektedir.
Türkiye, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi operasyonlarla sahadaki dengeleri kendi lehine çevirmiştir. Bu operasyonlar, PKK/YPG’nin sınır bölgelerindeki etkinliğini azaltırken, Türkiye’nin kontrolündeki güvenli bölgelerin oluşmasını sağlamıştır. Aynı zamanda, bu bölgelerde insani yardım ve altyapı projeleriyle Türkiye’nin etkisi artırılmıştır. Türkiye, Astana ve Soçi süreçlerinde oynadığı aktif rolle Suriye krizinde uluslararası bir aktör olarak yer almıştır. Türkiye’nin istihbarat birimleri, Suriye’deki operasyonel başarıların temel taşını oluşturmuştur. Özellikle terör örgütlerinin lojistik hatlarının tespiti ve etkisiz hale getirilmesi, sınır güvenliğinin sağlanmasında kilit rol oynamıştır.
Türkiye, Suriye ile olan 900 kilometrelik sınır hattını güvence altına almak için çok yönlü bir politika benimsemiştir. Suriye’nin kuzeyindeki terör koridorunu engellemek, Türkiye’nin güvenlik politikalarının merkezinde yer almıştır. Barış Pınarı Harekatı gibi operasyonlarla örgütün sınır boyunca oluşturduğu tehdide ciddi darbeler vurulmuştur. Türkiye, özellikle Suriyeli mültecilerin geri dönüşlerini teşvik etmek için güvenli bölgeler oluşturmuştur. Bu bölgeler, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal olarak da yeniden inşa edilmektedir. Türkiye, sınır boyunca modern güvenlik önlemleri alarak yasa dışı geçişleri ve terör sızmalarını büyük ölçüde azaltmıştır.
Türkiye, Esed rejimiyle diyalog kurarak çatışmasızlık alanları oluşturma ve bölgesel istikrar sağlama konusundaki kararlılığını göstermiş, Suriye’de kalıcı bir çözüm bulma arayışında olmuştur. Ancak, rejim bu fırsatı değerlendirmemiş ve Türkiye’nin uzattığı eli geri çevirmiştir. Esed rejiminin Türkiye’nin diyalog girişimlerini reddetmesi, rejimin uluslararası arenadaki yalnızlığını artırmıştır. Bu durum, muhaliflerin rejime karşı daha cesur hamleler yapmasına zemin hazırlamıştır.
Türkiye’nin Bölgesel Etkisi ve Devlet Aklı
Türkiye, Suriye krizinin başlangıcından bu yana, yalnızca sınır güvenliğini değil aynı zamanda bölgesel istikrarı sağlamak ve uluslararası düzende daha güçlü bir konum elde etmek amacıyla strateji geliştirmiştir. Bu stratejinin temelinde, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi avantajlarını bölgesel bir liderlik gücü olarak kullanması yatmaktadır. Türk devlet aklı, bu süreci yönlendiren ana faktör olarak, güvenlik, diplomasi, ekonomi ve istihbarat gibi alanlarda derinlemesine bir planlama ve uygulama yeteneği sergilemiştir.
Türk devlet aklı, Suriye’deki krizleri yalnızca askeri bir mesele olarak değil, siyasi, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla ele almıştır. Türkiye’nin bu süreci yönetirken kullandığı uzun vadeli perspektif, bölgedeki istikrarı sağlama hedefinin bir yansımasıdır. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi, büyük ölçüde başarılı istihbarat operasyonlarına dayanmaktadır. Terör örgütlerinin lojistik hatlarının kesilmesi, güvenli bölgelere yönelik tehditlerin önlenmesi ve sahadaki ittifakların yönetilmesi, devlet aklının güçlü bir göstergesidir. Türkiye’nin bölgesel politikalarında liderlik vizyonu, sahada pragmatik çözümler üretme kabiliyetiyle desteklenmektedir. Esed rejimi ve diğer aktörlerle olan ilişkilerde, Türkiye’nin devlet aklı, kriz yönetiminde kararlılıkla hareket etmektedir.
Rusya ve İran gibi bölgesel güçlerin zayıfladığı bir dönemde, Türkiye sahada liderlik rolü üstlenerek, bu boşlukları etkili bir şekilde doldurmuştur. Türkiye, Suriye krizini bölgesel istikrarı artırmak için bir fırsat olarak değerlendirerek, kendi sınırlarını güvence altına almanın yanı sıra bölgedeki güç dengelerini şekillendiren bir aktör olmuştur. Üstelik bunu tek bir kurşun atmadan yapmayı başarmıştır. Savaşların arttığı ve krizlerin yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye, dengeli politikalarıyla hem sahada hem de diplomasi masasında güçlü bir pozisyon elde etmiştir.
Suriye’de Esad Rejiminin Çöküşü: Yeni Bir Dönemin Başlangıcı
Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş, yıllar süren yıkım ve istikrarsızlığın ardından Esad rejiminin fiilen çöküşüyle yeni bir döneme girdi. İçeride, Nusayri azınlık ile güvenlik ve bürokratik elitlere dayanan bir yönetim modeli mevcuttu. Ancak, savaşın uzamasıyla rejim üzerindeki toplumsal destek büyük ölçüde eridi. Dışarıda ise İran ve Rusya’nın sağladığı askeri, ekonomik ve diplomatik destek, rejimin en kritik anlarda ayakta kalmasını sağladı. Rusya’nın Suriye’den çekilmesi, Moskova’nın bölgedeki stratejik önceliklerini kaydırdığını gösteriyor. Esad rejimini desteklemek, artık Rusya için hem ekonomik hem de askeri açıdan bir yük haline geldi.
Esad rejiminin çöküşünün en açık göstergesi, yıllardır rejimi ayakta tutan İran ve Rusya’nın vatandaşlarını Şam’dan tahliye etmeye başlamasıdır. Bu adım, sadece rejimin askeri ve siyasi desteğini kaybettiğini değil, aynı zamanda Esad rejiminin kendi güvenlik garantilerini dahi sağlayamaz hale geldiğini ortaya koyuyor. İran ve Rusya gibi aktörlerin vatandaşlarını tahliye etme kararı, rejimin hem bölgesel hem de uluslararası arenadaki meşruiyetinin kalmadığını simgeliyor. Özellikle Rusya’nın, Şam’daki diplomatik ve askeri misyonlarını kademeli olarak küçültmesi, Moskova’nın Suriye’deki stratejik varlığını tamamen gözden geçirdiğini ve bu alandan çekilme stratejisi izlediğini düşündürüyor.
Bu tahliyeler, rejimin iç dinamiklerindeki çözülmeyi daha da hızlandırıyor. Rejimin içindeki çatlaklar, yalnızca halkın uzun süredir rejime karşı duyduğu hoşnutsuzlukla sınırlı değil. Ülkedeki rejim elitlerinin ve ekonomik olarak güçlü iş insanlarının hızla ülkeyi terk etmesi, rejimin artık kendi çekirdek destek tabanını bile koruyamadığını gösteriyor. Bu kişiler, uzun yıllar boyunca rejimin ekonomik ve siyasi sürdürülebilirliğini sağlayan unsurlar olarak kritik bir rol oynuyordu. Ancak, mevcut durumda kendi güvenliklerini ve geleceklerini garanti altına almak adına ülkeden ayrılmaları, rejimin yönetim kapasitesinin tamamen çöktüğünü ortaya koyuyor. Bu süreç, Esad rejiminin çöküşünü bir “fiili” durumdan “hukuki” bir sona doğru taşıyabilir.
Esad rejiminin çöküşü, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındıran karmaşık bir durum yaratıyor. Kuzey Suriye’de oluşan otorite boşluğu, PKK/YPG gibi terörist grupların hareket alanını genişletebilir. Türkiye’nin sınır güvenliği açısından bu durum, son derece kritik bir risk faktörüdür. Özellikle ABD’nin bu gruplara verdiği destek göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin bölgedeki askeri varlığını artırmak zorunda kalması muhtemel görünüyor. Bu durum,
Bununla birlikte, rejimin çöküşü Türkiye için önemli fırsatları da beraberinde getiriyor. Esad rejimi sonrası Suriye’de oluşacak yeni siyasi düzende Türkiye, bölgede daha aktif ve belirleyici bir rol oynama şansına sahip olabilir. Özellikle muhalif gruplar ve yerel unsurlarla geliştirilecek yapıcı ilişkiler, Türkiye’nin bölgedeki etkisini artırabilir. Bu süreçte Türkiye’nin, Suriye’nin yeniden inşasında üstlenebileceği ekonomik ve diplomatik roller, sadece bölgesel bir güç olarak konumunu pekiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda uluslararası arenada da yeni fırsatlar yaratacaktır.
Türkiye’nin bu fırsatları değerlendirebilmesi için Suriye’deki aktörlerle dengeli ve uzun vadeli bir iş birliği politikası izlemesi gerekiyor. Özellikle Türkiye’nin insani yardım ve kalkınma projeleriyle bölgede “yumuşak güç” kapasitesini artırması, hem Türkiye-Suriye ilişkilerini güçlendirecek hem de uluslararası toplumun Türkiye’ye olan güvenini pekiştirecektir. Bunun yanı sıra, mültecilerin güvenli dönüşü için uygun koşullar yaratılması, Türkiye’nin hem iç politikada hem de dış politikada elini güçlendirebilir.
Cihad İslam YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.